The following two tabs change content below.

 

Başımı yasladığım cam, otobanda ilerleyen otobüsün hareketiyle titriyordu. Yoldaki kesik beyaz şeritler aracın etkisiyle tek bir çizgide birleşiyor ve akarak karanlığın içinde kayboluyordu. Bir süredir cevapları duymaktan sıkılmış, cevaplara tanık olmak ve onları yaşamak istemiştim.

Bu his çok tanıdıktı.

Sahi ne zaman duyumsamıştım bu heyecanı en son? Belki birkaç ay önce. Şimdi yıllar önceymiş gibi gelen birkaç ay önce.  Kızgın güneşin tenimi acıttığı, su kaybıyla boğazımın kavrulduğu ve düşen tansiyonumla gözlerimin karardığı o yoldaydım, evet.  Kızarmış omuzlarımda çantamın yaptığı baskıyla derimin soyulduğu, yürüyüş ayakkabılarımın içinde ayaklarımın bedenimi taşıyamaz olduğu halde ilerlemeye devam ettiğim  o yolda yaşamıştım en son cevaba ulaşma olasılığının verdiği heyecanı.

Öğlen güneşini atlatmak için sığınacak bir yer arıyordum. Elektronik cihazlarımın şarja, benim ise suya ihtiyacım vardı. Öyle herhangi bir yer de aramıyordum, dün kahvaltı ettiğim ufak işletmedeki kadınlar pembe yanakları ve sıcak gülümsemeleriyle selamlayıp davet ettiler.  Yürüyüşüme öğlen saatlerinde ara vermemi öneriyorlardı, daha sonra görüşme dileklerimle birlikte ayrıldım. Bugün her hangi bir yer aramıyordum. Bugün soru işaretlerim cevaba yönelmişti.

DSCF1038

Mezarlığa dek yürüdüm. Buraya üçüncü gelişimdi ve her gelişimde burada durup bir sigara yakmıştım. Mezarlığa yaklaşıp bedenimi ağaç gölgelerine sakladım. Başını biraz kaldırdığında kayalara oyulmuş kral mezarlarını görürdün, kaya mezarların eteğinde ise modern bir mezarlık. Yer yer İngiliz, Alman mezar taşları yayılmış alışılmışın dışında bir mezarlık kompleksi. Sanki kayalarda tarih, ağaçlarda tanrılar ve toprakta cesetler uyuyordu.

Huzurlu olduklarını bilirdin. Uzun rüzgarlı inişler, çıkışlar, savaşlar, korkular görmüş ruhlar bedenlerini bu muntazamlığa bırakmış ve uzay-zamanın büküldüğü bölgede dinlenmekteydiler. Sigaramı yaktım. Camel Soft. Böyle anlarda hep Camel Soft içerim.

Yürümeyi bıraktığımda çantamın ağırlığı üç katına çıkmış gibiydi. Askılarını omuzlarımdan kaydırdım ve dizimle altından destekleyerek yere bıraktım. Hazırladığımda bu çanta böyle ağır değildi, belki ben böyle bitkin değildim. Bu saatleri sevmiyordum, tansiyonum düşüyor ve güneş kremi yanıklarıma yardımcı olamıyordu.

Camel Soft ilerliyordu. Sigaranın ucundaki alevin verdiği sıcaklık parmak uçlarımda hissedilebilecek kadar yaklaşmıştı. Derin bir nefes aldım tütünden, kral mezarlarına doğru bıraktım. Burayı seviyordum.  Buranın verdiği zaman kırılması hissini ilham verici buluyordum. Hoş bir nostalji hissi vardı. Bir yerlerde uzun yıllar önce burada yaşamışım gibi, sanki buranın antik insanlarıyla gülmüşüm gibi. Reenkarnasyon inancını zihnimde barındırsaydım, eminim, bu bölge ile böyle bir bağım olduğuna inanırdım.  Bu nostalji hissinin çok uzak değil, 5 yıllık bir geçmişten gelen temelleri vardı fakat bunu daha sonra düşünebilirdim.

12236731_757006204411000_798591691_o

Sigarayı söndürüp gözlerimi son bir kez mezarlığa çevirdim. Birkaç saniye gözlerimi yumup görüntüyü  belleğime kaydettim. Çantamı alıp çevreme bakındım. Bugün o ana dönecek olsam kesinlikle her hareketimi daha yavaş yapar, her saniyeyi sindirerek yaşamayı hedeflerdim. Henüz o yolcuğun benim üzerimde yapacağı dev etkiden bihaberdim.

Çevreme bakındım. Az önce önünden geçtiğim kasvetli yere geri döndüm, Kedili Köşk’e. Soğuk bir şeyler içmek için uygun bir yerdi. Köşkün bahçe kapısından girdim. Terk edilmiş gibiydi. Tombul beyaz bir kedi bahçenin köşesinde kıvrılmıştı. Eski bir hamak yavaşça sallanıyordu, ürperdim, hamağı sallayabilecek bir rüzgar tenime değmemişti. Varlığımın farkına varıp mırlayan kediden başka bir yaşam belirtisi yoktu. Ağaçların yeşil yaprakları veya benim bedenimdeki ruh sanki zamanda donup kalmış gibiydi.

Sol tarafta köşkün verandasında yaşlı, çok yaşlı bir kadın hasır bir sandalyede gölgeye gizlenmiş ve sanki gölge ile bir bütün olmuştu. Kadına yaklaştım, uyuduğuna kanaat getirince oradan ayrılmaya karar verdim, tam bahçe kapısından dışarıya adımı atacaktım ki sanki bir şey bu köşkü benim için aniden cazipleştirmişti. Çıkmak istemedim. Kadına uyanmış olmasını umarak tekrar baktım. Bir şey yanlıştı. Bir şey farklıydı. Kadının başı öne doğru biraz daha düşmüştü. Göğsü hareketsizdi. Kadının uykusu kral mezarlarının sessizliğini taşıyordu.

“Merhaba” dedim yanlış tahmin yürütmüş olmayı umarak. Tekrarladım “Hanımefendi, merhaba”

Kadının başı bir parça daha öne düştü, uyuyan birini uyandırabilecek rahatsızlıkta bir pozisyon yaratarak…

DSCF1072

 

Akşam oluyordu. Önümdeki soğuk bira bardağında parmaklarımı gezdiriyordum. Dokunmak ve hissetmek hayatta olduğumu hissettiriyordu. Kadının “uyuyuşunu” yolculuğumun geri kalanında zihnimden atamamıştım. İnsanlarla tanışmış, ağaçlarla konuşmuş, toprak yollarda ayak izlerimi bırakmış ve hala o öğleni aklımdan atamamıştım. Köle ticareti görmüş eski liman kalıntıları, organik olduğu iddia edilen nar bahçeleri, böceklerin ve kuşların şarkıları beni bulunduğum bölgeye bağlamıştı. Nereye gidersem gideyim o köşkten uzaklaşamıyordum, geri dönüyordum.

Biranın son yudumu boğazımdan kaydı. Çantamı sırtıma attım. Kayıkların yanaştığı tahta iskeleye ilerledim. Pembe yanaklı kadın gülümseyerek “Gidiyor musun?” dedi, “Kamp atacaktın gece?” Planların değişikliğinden bahsettim, gülümseyerek. Kadının samimiyeti yaşam enerjisi veriyordu. Ama orada kalmamalıydım artık, bunu biliyordum. Kedili Köşk’ten uzağa, başka bir yere gitmeliydim.

Bindiğim kayığı paylaştığım İngiliz, çevreyi keyifle izliyordu. İki de Türk vardı, biri kürekleri suya daldırıp çıkartırken yanındaki ile laflıyordu. Kulaklarım suyun sesi ile doluyor, konuşulan kelimeleri yakalamadan suya bırakıyordu. Koluma dokundu Türklerden biri, bir şey sormuş olmalıydı ve ben duymamış olmalıydım. Dönüp baktım. “aa bu da yabancıymış ya kız” dedi gözleri benimkilerle buluştuktan sonra kürek çekmekte olana. Anlamamış gibi gülümsedim. Gerçekliğe karışmak istemeyeceğim kadar o anın duygularına dalmıştım çünkü.

DSCF1015

Yolda ilerledikçe araçların hızı azalmaya, sayısı artmaya başlamıştı. Biraz daha mesafe katettikten sonra burnuma is kokusu doldu. Güneş gözlüklerimi takıp başımı ileriye çevirdim. Ağaçların üzerinden kalın bir duman bulutu mavi gökyüzüne yükseliyordu.

Ölümden kaçtığım yol ölümle kaplanmıştı.

Kent yaşamının mantıksız mantığından uzaklaşma çabam en mantıksız ve en gerçek olanı yüzüme vurmaya kararlıydı sanki.

Canlı varlıklar, sadece geçici taşıyıcılardı. Son kullanma tarihi bir gün geliyordu ve her canlı o günü gizlice beklemekteydi. Her tiyatro oyununun bir finali vardı.

Ve duman bulutlarının yoğunlaştığı yerde gideceğim yer vardı. Oyun başlamıştı.

Otobüsün ani freniyle cama dayanmış başım düşüncelerimi dağıtan bir rahatsızlıkla hareket etti.Üzerine düşünülmüş pek çok olay vardı, varılması gereken sonuçlar vardı. Ama bunu daha sonra yapabilirdim. Düşüncelerimi içimdeki heyecanla baş başa bıraktım. Şu an hiç bir şey bir diğerinden daha önemli değildi. “Önem” kelimesine yakıştırdığım tanımlar metamorfoza uğramış, şimdiki zaman kipiyle sınırlanmıştı.

Unutulacak pek çok şehir vardı, ama bunu daha sonra yapabilirdim.

Paylaş
Önceki İçerikSoyut Parmaklıklar
Sonraki İçerikUzayzaman
Utis
#NeoBeat 一は全、全は一/Ichi Wa Zen, Zen Wa Ichi

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın