Acımasız Viking Kralı

The following two tabs change content below.

Karasapka

Hikayeci.

Latest posts by Karasapka (see all)

alcohol-black-and-white-cute-legs-party-favim-com-346391-485x323

‘Bana gidelim.’ dedi kulağıma efsunlu, davetkâr bir fısıltıyla. ‘Boş ver’ dedim kafamı çevirmeye bile tenezzül etmeden, onlarcasını yaşadığım tek gecelik aşklarıma bir yenisini eklememeye kararlı bir yılgınlık ve bıkkınlıkla. Yollarda, yolculuklarda, arabalarda, kamyonlarda, sokak aralarında, parklarda ve de akordeonumla çaldığım eski şarkılarla, en çok da ucuz şaraplarla yıprattığım ruhumu biraz daha kaybederim korkusuyla. Sefil varlığımı, hiç bitmeyen yollarda düşe kalka, oradan oraya savrula savrula mahvolmuş benliğimi tamamen yok ederim sanrısıyla. En çok da yollardan yorulup uzun bir gemi yolculuğuyla geldiğim bu adada aradığım sükuneti ve dinginliği bulamayıp burayı da yarın sabah terk ederim kaygısıyla…

Gözbebekleri gözlerime kırık bir ok gibi saplandığında aniden, her şey için çok geçti. Karşı konulmaz bir önünde eğilme, itaat etme isteğiyle içimin amansızca gözlerine esir olduğunu fark ettiğimdeyse yol, artık geri dönülemezdi. Geri dönülemez olan yollar ise çok tehlikeliydi ve bu tehlikenin yolcularını yol, sonunda parçalanıp ölmek bile olsa, altlarından hızla akıp giderken tanrısal güzellikte bir fahişe kılığına bürünüp göz kırparak gazı köklemeye davet ederdi.

Yüzünün kıvrımlarını incelerken ilahi bir varlığa bakar gibi, çok umursamaz, çok kendine güvenen, çok küçümseyen bir bakış attı, dolgun dudaklarını alaycı bir biçimde tüm evreni aşağılarcasına kıvırdı. Zaman unutuldu, an dehr oldu ve onun gözlerinin dışında, tüm evren karanlığa gark oldu. Zehirli bir örümceğin ağına takılmış biçare bir sineğin ürpertisiyle kavradım amansız gerçeği.   O, dünyaya, onu aşağılamak için gönderilmiş adamlardandı. Ve tüm varlıkları çıldırtmak, onun olmak uğruna dağıtmak, güzelliğine tapınmak için yıpratmak… Ama hiç kimsenin olmamak, dağları delse bile hiçbir mahlukatın ulaşamayacağı kadar ulaşılmaz kalmak için…

‘Gidelim’ diyebildim sadece dizlerim titreyerek ayağa kalkarken. Sanki ben gitmek için saatlerdir yalvarıyormuşum da o bana acıyıp lütfediyormuş gibi bir edayla, yavaşça kalktı eski bar taburesinden. Dimdik başı, dimdik vücudu, delici bakışları ve çevresinde gümüş bir hale gibi dolaşan sigara dumanıyla eski çağlardan gelen bir Viking kralı olduğunu söylese o buzullarla kaplı ruhu donmuş kuzey ülkesinde, hemen inanabilirdim pekâlâ kendi isteğimle. Dibi görünen derin sular gibiydi çekiciliği, uzattığımda elimi, değecekmişim gibi ama sonsuza dek erişemeyeceğim kadar uzak aynı zamanda.

Ekvatora uzak kutuplara yakın kapkaranlık adanın ruh donduran sokaklarına çıkmadan önce köhne barın ahşap kapısına doğru yan yana yürürken, bardaki tüm kadınların, istisnasız bütün kadınların çaresiz bir iç çekişle bakışlarını ona yapıştırdığını fark ettiğimde hepsinin gözlerini korlarla dağlamak istedim. O, hiç şüphesiz yanınızdayken başınızı belaya sokacak, hatta belaya sokacak baş bırakmayacak adamlardandı. Ona tek başına sahip olmak için onun var olduğu zamanda ve mekândaki tüm kadınları aynı anda kör etmek lazımdı.

Yüzüm, ellerim, kirpiklerim ve hatta içim donmuşken ardımızda bıraktığımız Reykjavik kentinin buzdan sokaklarında, rengarenk küp şekerlere benzeyen evler birbiri ardına akarken yavaşça ve o bir tanrı gibi ayazdan zerre kadar etkilenmeden yürürken yanımda eski, küçük bir apartmanın buz tutmuş demir kapısından girip ikinci kata çıktık. Kapıdaki kilidi döndürürken duraksadı, saçlarını altın bir kırbaç gibi yüzüme savurarak gülümsedi. ‘Gerçek, kan, acı’ dedi boğuk bir sesle. Cevap vermedim çünkü kalbimi göğüs kafesimde, ruhumuysa bedenimde tutmak için sarf ettiğim çabaydı tek derdim.

Dairesine girdiğimizde üç kalp atımı süre boyunca olduğum yere çakılı kaldım. Her şey, her yer kırmızı ve siyahtı. Simsiyah duvarlar, parlak kırmızı ayaklı abajurlar, siyah deri koltuklar, kırmızı uzun tüylü halılar… O an fark ettim. Üzerinde siyah bir gömlek ve pantolon vardı, montu ve sol kulağındaki küpesi ise kan kırmızı.

Arkamdan yavaşça yaklaşıp işaret parmağını ensemde gezdirdiğinde tüm hücrelerim, tüm duyularım ve ruhlarımla ürperdim. ‘Kırmızı kandır, siyah da acı’ diye fısıldadı ‘…ve tek gerçek bunlardır.’ Algılayamayacak, düşünemeyecek, hatta nefes bile alamayacak kadar düşmüştüm dehşetin beni bir örümceğin yapışkan ağı gibi saran kollarına. Dönüp gözlerine baktığımda, güzelliği ve asaleti şiddetli bir tokat gibi sarsarak beni, yankılandı tüm bedenimde. Ona âşık olabileceğimi, hatta onu deli gibi sevebileceğimi, benim olması uğruna sefil bedenimden vazgeçebileceğimi, sonsuzluktaki yolları bırakıp sonsuza dek onunla yaşayabileceğimi hissettim. Kendimden korktum. Ve Sustum.

‘Şarap?’ diye sordu yarı alaylı, aklımdan geçenleri okuyup bana acırcasına. Başımı salladım. Birkaç saniye sonra elinde iki şişe kırmızı şarapla geri döndü, birini bana uzattıktan sonra oturdu ve bir sigara yakıp dumanını umursamazca havaya savurdu. Her bir devinimindeki ahenk, çaresiz benliğimi onun yüce varlığına biraz daha esir edip onun dışında var olan tüm kâinatı anbean unutturdu. ‘Sen neredeydin?’ diye sordum yenilmiş bir sesle. ‘Yalnızlıktan kaybolduğum gecelerde sen neredeydin?’ Soruma değil sadece bakışlarıma karşılık vermeye tenezzül ederken tek kaşını soru sorar gibi kaldırıp hafifçe gülümsedi. O an onunla sevişmek, bütünleşmek ve birleşmek için içimde, en derinimde duyduğum vahşi şehvet zayıf ahlakımın geride kalan son normlarıyla beraber kâinatın tüm boyutlarını ve katlarını da sorgusuzca deldi geçti.

Ancak onunla sevişmeden önce tek bir soru kalmıştı geriye, sevişmeyi baştan kutsamak üzere. Her istediğini bir saniyede elde edebilecek böylesine olağanüstü bir adam neden kan ve acıyla doldurmuştu hayatını, evini, hatta gözlerini?

‘Neden acı çekiyorsun?’ diye sordum ürkek bir tınıyla, bedeninin derinliklerinden önce benliğinin derinliklerine ulaşmak arzusuyla… Önce sırrına vakıf olabilirsem bedenine sahip olurken ruhunu da ele geçirebilirim umuduyla. Ama boşuna… Birden gözlerine öyle ani bir nefret yerleştirdi ki dokunabilsem koyu, yoğun bir kan pıhtısı gibi avuçlarımı dolduracağını zannettim korkuyla; lal oldum.

Şarabından bir yudum alıp şişeyi yere bıraktı. Teni öylesine şeffaftı ki yutkunduğunda şarabın kırmızısı yansıdı donuk beyaz boynuna. Tüm korkularımı ve kaygılarımı unutup oturdum yanına ve usul usul okşarken saçlarını, ömrümün sonuna kadar hiç kimseyle sevişmesem, hatta başka adamları görmesem bile onun bedeninin bana yeteceğini hissettim. Kederle içini çekerek başını teslim olurcasına göğsüme yasladı ama teslimiyetinde bile bir asilik vardı.

Kor gibi dudakları şehvetle dans ederken dudaklarımın üzerinde kollarım bedenini sardı, gömleğini şevkle yırtan ellerim teklifsizce keşfe çıktı. Fısıldayan sesinin, dağılan saçlarının ve ateş mavisi gözlerinin içinde eriyerek ürperdim. Tenimin en kuytu köşelerine girdiğinde ise şehvetle, elleri belimde, gözleri gözbebeklerimde ve ruhu en derinimde iken, çığlıklar eşliğinde yüreklerimiz aynı ritimde attı, nefes nefse karıştı, ruhum gök kubbede dolaştı. Zirvedeyse tüm evreni bir anda kül bulutu haline getirebilecek bir yangın vardı, ikimizi de kan kırmızı halının üzerinde parça parça bölerek dağıttı…

Yine de tüm sevişme boyunca beynimde o üç kelime yankılandı. Gerçek. Kan. Acı.

Aniden, nefes nefese ayağa kalktı, ‘gel’ diye fısıldadı. Titreyerek kalkıp ışığa koşan pervane gibi ardından yürüdüm. O an ‘öl’ demiş olsaydı eminim onu da yapmayı denerdim. Siyah, parlak bir kapı açtı, ardımızdan yavaşça kapattı, yüzümü kesif, küflü bir koku yaladı. Odadaki tek mobilya upuzun, siyah bir masaydı. Üzerindeyse onlarca küçük, kurumuş et parçası. Yanlarında küçük kırmızı kâğıtlara yazılmış tarihler ve onlarca kadın adı. Gerçek. Kan. Acı.

O acımasız bir koleksiyoncuydu ve evindeki bu karanlık, ceset kokan odada kan ve acı biriktiriyordu. Ve gerçek ceset kokusu.

Merakımın şaşkınlığa, şaşkınlığımın dehşete ve dehşetimin yavaşça katıksız, saf ve som bir korkuya dönüştüğü o anda elindeki keskin bıçağı gözlerinde emreder, itiraz kabul etmeyeceğini belirten bir ifadeyle uzattı. ‘Bir parçanı bırak’ diye fısıldadı, karanlık bir dehlizden gelen bir sesle. Hiç sorgulamadım. Sadece bıçağı aldım. Omzuma dayadım. Para büyüklüğünde bir parça kopardım. Ona uzattım. Gözleri parlayarak aldı. Yüzüne yaklaştırarak kokladı ve gözlerini huşu içinde kapattı. Gerçek. Kan. Acı. Artık benim varlığımın bir anlamı kalmamıştı.

Salona dönüp giyindim, şarap şişesini aldım, şapkamı taktım ve kapıyı çarparak çıktım. Birkaç adım sonra kapı açıldı. ‘Adın ne?’ diye acımasızca bağırdı. Söyledim. Şehvetim, yüreğim ve etimle beraber adımı da bırakıp onu sonsuza dek sonsuzluğa terk ettim.

O cehennemin en dibindeki korlar kadar sıcak İzlanda gecesinden geriye ruhumda ve bedenimde, mezarda etlerim çürüyene kadar taşıyacağım bir yara izi, çaresiz bir aşk, kan ve acı kaldı.

Ve tek gerçek bunlardı…

Ertesi sabah tekrar yollarda kaybolmak ve kaybetmek için Reykjavik kentinin limanından bir kargo gemisiyle veda ederken renkli oyuncak evlerle bezeli küçük kente, aklımda sadece üç kelime vardı. Ada uzaklaşırken gitgide buzlu denizin üzerinde kayıp, Viking kralını arkamda bırakıp tuz buz olurken ruhum yol boyunca zihnimde hep o fısıltı yankılandı.

Gerçek… Kan… Acı…

Karaşapka

Paylaş
Önceki İçerik#God Speed You Black Emperor
Sonraki İçerikSoma Yolunda
Hikayeci.

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın