Alfred-Hitchcocks-lost-fi-006

“Katıksız sinema müzik notalarından bir melodi yapar gibi filmin parçalarını bir araya getirmektir.”

Alfred Hitchcock sinemasının birçok karakteristik özelliği vardır. Hitchcock sinemasındaki özgün fikirleri büyük ölçüde kişiliğinin farklı özelliklerinden almıştır. Hitchcock’un sinema dili ilk filmlerinin ardından kesin çizgilerle ortaya çıkmıştır.

Sinema hayatı boyunca Alfred Hitchcock, kendi oluşturduğu gerilim sineması tarzından çok fazla ayrılmamıştır. Hitchcock’un ilk olarak İngiltere’de başlayan yönetmenlik hayatı bir süre sonra Hollywood’da devam etmiştir ve Hitchcock filmleriyle ünlü bir yönetmen olduktan sonra, yapımcılığını da kendisinin yaptığı bağımsız filmler üretmiştir.

Alfred Hitchcock, 13 Ağustos 1899 yılında Londra’da bir İngiliz orta sınıf ailede doğdu, sıkı bir Katolik eğitimi aldı. Sinemaya jenerik sanatçısı olarak girdi, asistanlık yaptı ve 1925’de ilk kez tek basına olarak “Zevk Bahçesi”ni yönetti. Asıl ününü ise ilk sesli filmi olan ‘Şantaj’la yaptı. Bu filmde British Museum’da geçen takip sahnesi, sonraki birçok filminin klasik bölümü olarak yinelenecekti.

Alfred Hitchcock’un küçük yaşta Londra’da Katolik kilisesine bağlı Cizvit Mezhebine ait ‘İgnatius Koleji’nde eğitim alması onun kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu konuda Hitchcock şunları söylemektedir; “Ailem koyu Katolik’ti. Sadece bu özellik bile, İngiltere gibi Protestan bir ülkede sıra dışı olmak için yeterlidir. Muhtemelen Cizvitlerin yanında kaldığım bu dönemde bende bir tür korku kökleşti. Günah olan bir şeyi yapma endişesi şeklinde ortaya çıkan ahlaksal kökenli bir korku.Cizvitler çok sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırlardı. Ceza öyle olur olmaz uygulanmazdı. Dersten sonra baş rahibi görmeye gitmemiz söylenir, o da ciddi bir yüz ifadesiyle isminizi, çarptırıldınız cezanın niteliğini deftere yazardı. Ondan sonra koca bir gün çarptırıldınız cezanın infaz edilmesini beklemekle geçerdi.”

Alfred Hitchcock’un birçok filminde yer alan ‘işlemediği bir suçtan ötürü suçluluk duyan insan karakteri’ belki de ona çocukluk yıllarında babasının oynadığı bir oyunun etkisi vardır. Bu olayı Hitchcock şöyle anlatır; “Beş-altı yaşlarındaydım. Babam elime bir kağıt tutuşturarak beni karakola göndermişti. Polis şefi kağıdı okuyunca “Biz kötü çocuklara böyle yaparız” diyerek, beni beş-on dakikalığına bir hücreye kapatmıştı. Babam bana her zaman “ışık saçmayan küçük lambam” derdi, ama o gün neden cezalandırıldığımı gerçekten hatırlayamıyorum”

Alfred Hitchcock, ailesi hakkında ise şunları söyler; “Ailem tiyatroyu pek severdi. Son derece farklı bir aile olduğumuzu düşünüyorum. ‘Uslu’ çocuklar vardır ya, iste ben onlardan biriydim. Aile toplantılarında bir köşeye çekilir, saatlerce uslu uslu otururdum. Olup bitenleri izlerdim. Bu sayede iyi bir gözlemci oldum. Hayal gücü geniş, ama yalnız bir çocuktum. Oyun oynamak için tek bir arkadaş bile bulamadığımı hatırlıyorum. Ben de kendi oyunlarımı
keşfederek tek basıma oynardım.”

Dindar biri olarak yetiştirilen ve Cizvit okuluna giden Hitchcock’un okul arkadaşlarınca takılan ismi “Cocky” yani “burnu havada” idi. Hitchcock, okul arkadaşlarınca da kendinden zayıfları ezen, zorba biri olarak hatırlanıyor. Kendinden küçük bir çocuğu bağlayarak rehin alması ve pantolonunun içine çatapat atması böyle bir üne neden sahip olduğunu gösteriyor. 15 yaşındayken babasını kaybeden Hitchcock, evlenene kadar annesiyle birlikte yasadı. Ölene kadar oğlunun üzerinde müthiş bir baskı uygulayan annesi, ünlü yönetmeni ve karısını tatillerde bile hiç yalnız bırakmamasıyla bilinir.

Alfred Hitchcock’un ayrıntılara ve düzenli olmaya önem veren aşırı titiz kişiliği, ilerleyen yıllarda sinemaya da yansır. Hitchcock kendi kişilik özelliklerini bulduğu Sherlock Holmes romanlarından çok etkilenir. Çoğu filminde, kahramanlarına Sherlock Holmes romanlarından alıntılar yaptırır. Sherlock Holmes, ayrıntılara olan aşkı, soğukluğu, sınıflandırmalara duyduğu ilgi ve hep aynı giysileriyle, saplantılı kisilik özelliğine sahip bir örnektir.

Alfred Hitchcock gençlik yıllarından itibaren sinemaya ilgilidir. Gençlik yıllarında Charlie Chaplin, D.W. Griffith, Buster Katon, Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve Marnau’nun filmlerini takip etmiştir. Tüm bu yönetmenlerin içinde en çok Griffith’den etkilendiğini belirtmiştir. Griffith’in özellikle ‘Hoşgörüsüzlük’, ‘The Birth of a Nation’ filmleri, Hitchcock’un en sevdiği filmler arasındadır.

Sinema alanındaki ilk çalışmaları hakkında Hitchcock şunları söylüyor; “Bir Amerikan şirketi olan ‘Paramaount Famous Players Lasky’nin Londra’da bir şube açacağını gazetede okumuştum. Burada büyük bir stüdyo inşa edeceklerdi. İlanda, bir kitaptan alınan bir de resim gördüm. İsmini şimdi hatırlamadığım o kitabı okudum ve filmlerin ara yazılarında kullanılabilecek illüstrasyonlar için çeşitli çizimler yaptım. O yıllarda yazılar resimlendirilerek verilirdi. Onlara çizimlerimi gösterdim. Benimle tekrar görüşmek istediler. Daha sonra baslıklar bölümünün başkanı oldum. Ardından da stüdyonun yazarlar bölümünde çalışmaya başladım”

Alfred Hitchock, 1922 yılında ‘Kadın Kadına’ isimli bir oyundan uyarladığı senaryosunu yapımcılara kabul ettirerek, yönetmenlik yolunda ilk ciddi adımı atar. Senaryosunu yazdığı ‘Kadın Kadına’ filminin aynı zamanda yönetmen yardımcılığını da üstlenir.

Alfred Hitchcock, 1920’lerde sinemanın temel bilgilerini öğrenmişti. Ressam, sanat yönetmeni, senarist, yönetmen yardımcısı olarak çalışmaktaydı. Bu arada Londra Üniversitesi’nde eğitimini sürdürüyordu. Öğrenim dalı resimdi. Özel yasamı kısır, çevresi çok dardı. Yirmi üç yasına geldiğinde ağzına içki koymamış, eli karşı cinsten bir kızın eline değmemişti. Alfred Hitchcock, gençlik yıllarında cinsel konularda çok bilgisiz olacak kadar tutucu bir insandı. Hayatı boyunca sadece bir kadınla birlikte olması onun ahlakçı yapısını gösteriyor. 1926’da kurgucu Alma Reville’le evlendi ve ölümüne dek, dünyanın en güzel kadınlarıyla film yapmasına karşın onunla evli kaldı.

Hitchcock, aldığı Katolik eğitimin kişiliğinde çok etkili olduğunu kendisi de kabul ediyor. İlk filmi ‘Zevk Bahçesi’ filminin çekiminde başından geçen bir olayı ve, o yıllardaki tutuculuğunu ve cinsel konularda bilgisizliğini François Truffuat’ya şöyle aktarır; Çekim öncesinde, yanımda kameramanla, filmde kendisini denize atacak olan yerli kızı oynayacak olan Alman kız var. Onlarla birlikte bir de işini tamamladığı için Münih’e dönmeye hazırlanan haber kamerası operatörü var. Üçü birlikte kafa kafaya vermiş aralarında ciddi ciddi bir şeyler konuşuyorlar. Yanlarına gidip; “Bir sorun mu var?” diye soruyorum. “Evet” diyorlar. “Kızın denize girmesi mümkün değil.” “Ne demek bu, neden girmiyormuş?” diye soruyorum. Israr ediyorlar; “Denize giremez, herhalde anlıyorsunuz.” Diyorlar. Bense hiçbir şey anlamıyorum. Ve orada, kaldırımın üstünde, önümüzden, arkamızdan insanlar geçerken iki kameraman bana, kadınların aybaşı halinden söz ediyorlar. Böyle bir şeyi hayatımda duymamıştım. Ayrıntılara inerek devam ediyorlar. Ben de neyi anlatmak istediklerini kavramaya çalışarak dikkatle dinliyorum. Açıklamalarını bitirdiklerinde hala anlayamıyorum. Tek düşünebildiğim şey; bu kızı buraya getirebilmek için boşuna ziyan ettiğim mark ve liretler….”

Fransız sinema eleştirmenleri, Katolikliğinin onun sanatının ana çekirdeğini oluşturduğunda hemfikirdirler, fakat Hitchcock, ölümüne kadar (1980) kurallara uyan bir Katolik olmasına karşın, kendini kesinlikle bir ‘Katolik Sanatçı’ olarak görmeyecektir. Hitchcock şunları söyler; “Katolik bir sanatçı olarak nitelenmeye kesin olarak katılacağımdan emin değilim. Katı ve dinsel biçimde eğitildim. Katolik bir sanatçı olarak etkileneceğimi sanmıyorum ama çok eskilerden gelen bazı birikimler, insanların yaşamını etkiler, örneğin ‘Vertigo’ da Katolik bir kiliseyi çekmek istedim. Dine karşı değilim, belki biraz inkarcıyım.”

‘Kiracı’ filminde, kelepçelenmiş bir adam parmaklıklarda asılı bırakılır. İnsanlar adamı ayağa kaldırmaya çalışırlar. Bu haliyle çarmıha gerilmiş İsayı çağrıştırmak Alfred Hitchcock’un esas amacıdır.Hitchcock’un böyle bir amacı olup olmadığı konusunda tereddütte düşen François Truffuat’ya karşı Hitchcock, gerçekten de amacının bu çağrışımı yapmak olduğunu söyler.

‘Lekeli Adam’ da zor duruma düşen kahraman, İsa’nın kendisine yardımcı olacağını düşünür. Mahkemede, kahramanın elindeki ‘Haçlı tespih’i film boyunca Alfred Hitchcock birkaç kez seyirciye yakın çekimle gösterir. Bu filmde adamın yaşlı annesinin de tavsiyesiyle İsa resmine bakarak dua ettiği bir sahne de vardır.

Bir çok sanatçı üzerinde önemli etkiler bırakan Alfred Hitchcock, kişiliği ile tüm dünyada hayranlar edinirken, bazıları da Hitchcock’u garip bulmuştur. Her iki durumda da Hitchcock, her zaman yapacakları merakla beklenen bir yönetmen olmuştur. Alfred Hitchcock’u merakla takip eden ünlü yazarlardan biri aynı zamanda Hitchcock’un filmi, ‘İtiraf Ediyorum’ filminin senaristi George Tabori’dir. Tabori,Brecht’in ‘Galileo’nun Yaşamı’ adlı oyununda Brecht’le birlikte çalışmış, döneminin önde gelen yazarlarındandır. Kendisi ile yapılan bir söyleşide Hitchcock için ; “Entelektüel bir sadist” demiştir.

Alfred Hitchcock ile ilgili bir de kitap yazmış olan François Truffuat, onun sineması ile ilgili düşüncesini söyle dile getirir; “Hitchcock, yaptığı elli filmde, kendine özgü, seçkin bir dünyayı bize sunmaktadır. Kafasının içindeki düşleri, saplantıları, zihnini kurcalayan konuları, büyük başarı ve ustalıkla gerçekleştirdiği sineması ile bize aktarır. Hitchcock, sinemasında izleyici üstünde fiziksel bir etki oluşturmuştur. Bu başarı, tüm yönetmenlerin ulaşmak istediği noktadır. Sanatçı, toplumdan farklı bir yerde olan kişidir. Başarılı olabilmek için kendini toplumdan soyutlaması gerekmez. Bu durumda ise özgünlüğünü zorlaması gerekir. Kendini toplumdan soyutlamadan sanatsal düşüncelerini gerçekleştirebilen kişidir. Hitchcock, yaratıcı kişinin toplumla olan iletişim sorununu en iyi biçimde çözebilen sinema ustalarından biridir.”

Ömrü boyunca aynı kadına ve aynı tür sinemaya bağlı kalmak gibi zor bir işi gerçekleştiren yönetmen, yine de hayatının tam anlamını ve bir ahlaksal anlayışının sınırlarını sinemada bulmuştu. ‘Arka Pencere’ filmini “bu bir röntgencinin hayalinden çıkmışa benziyor” diyerek tepki veren İngiliz kadın eleştirmenine şunları söylemiştir; “Sinemaya olan tutkum, herhangi bir ahlaksal kaygıdan önemlidir. Ahlaksal açıdan nasıl karşılanırsa karşılansın, bu filmi de, diğerlerini de yapmakta hiç duraksamam.”

İlk Hitchcock Filmleri

1920’li yıllarda sinemaya adımını atan Hitchcock, 1925 yılına kadar sinemanın içinde birçok görevde bulunur. Sinema tekniği konusunda bu dönemde kendini geliştirme imkanı bulduğu bu dönemde henüz sinemada ses unsuru kullanılmaya başlanmamıştır. Hitchcock, o dönem İngiliz sinemasının iyi yönetmenlerinden olan Graham Cutts’a yardımcı yönetmenlik yapmıştır. Hitchcock sessiz sinemanın bu son dönemlerinde ilk filmlerini yapmaya başlamıştır.

Ara yazı süsleyicisi olarak 1920’li yıllarda sinemaya giren Hitchcock, senaryocu ve dekorcu olarak bir süre (1921-1922) Donald Crisp ve George Fitzgerald’ın filmlerine katkıda bulunduktan sonra Graham Cutts’a yönetmen yardımcılığı yaparak mesleği öğrendi. 1922-1925 yılları arasında beş filmde yardımcı yönetmenlik görevinde bulunan Hitchcock, 1925 yılındaki ‘Gururun Düşüşü’ filminin ardından yapımcı Michael Balcon’dan yönetmenlik teklifi alır. İlk yönetmenlik yaptığı filmi ‘Zevk Bahçesi’ filmidir.

Alfred Hitchcock’un yardımcı yönetmenlik görevini üstlendiği bu beş sessiz film tam olarak olmasa bile, Hitchcock sinemasının ilk örneklerini oluşturmaktadır. Hitchcock, bu filmlerin içinde ‘Kadın Kadına’nın en başarılı film olduğunu söyler. Tüm bu filmlerin her birinin çekimleri altı hafta kadar sürmüştür. Hitchcock bu serinin son filmi ‘Gururun Düşüşü’nün ardından yönetmenle anlaşmazlığa düşer ve yardımcı yönetmenlik görevini bırakır.

İlk yönetmenlik çalışmaları hakkında Alfred Hitchcock; “1925 yılında ‘Gururun Düşüşü’nün ardından yönetmen artık yardımcısı olarak beni görmek istemediğini söyleyince, yapımcı Michael Balcon bana bir İngiliz-Alman ortak yapımı teklifi aldığını söyledi. Senaryoyu yazmakla başka bir yazar görevlendirildi. Ben de Münih’e gittim. Karım Almada bu filmde asistanımdı. O günlerde henüz evli değildik. Hiçbir günaha sapmamış temiz bir aşkımız vardı.” demiştir.

Yönetmen olarak Alfred Hitchcock’un 1925-1929 yılları arasında sessiz dönemde çevirdiği dokuz filmden “Zevk Bahçesi”, “Kolay Erdem” ve özellikle “Kiracı” hatırda kalan eserlerdir. Özellikle üzerinde cinayet şüphesi olan bir kiracıyı anlattığı son filminde Ivor Novello’nun sanatçı kisiliğini ve bu türe en yatkın çekimleri belirleyerek daha bu dönemde adını duyurmuştur.

Alfred Hitchcock’un İngiltere Dönemi

Alfred Hitchcock’un yönetmenlik hayatı boyunca İngiltere’de yaptığı filmler büyük önem taşımaktadır. Hitchcock bu filmler sayesinde tüm dünyada tanınır. Bu ilk filmler, Hitchcock’un kendine özgü gerilimin karakteristiklerini de taşımaktadır. İngiltere dönemi için Hitchcock şunları söyler; “İngiltere’de çalışmak, doğal içgüdülerimi geliştirmemi sağladı, sonra da yeni, çizgi-dışı fikirler uygulamama yardımcı oldu.”

Sessiz sinemanın son döneminde yönetmenliğe baslayan Hitchcock, hem sesli sinema hem de sessiz sinemada filmler çekmiştir. Alfred Hitchcock’un ilk yönetmenlik denemesi olan ‘Zevk Bahçesi’ filmini 1926’da yaptığı ‘Dağ Kartalı’ isimli filmi takip eder. Aynı yıl yaptığı ‘Kiracı’ isimli filmi Hitchcock’un ilk filmleri içinde en çok sahiplendiği filmidir. Ona göre; “Kiracı ilk gerçek Hitchcock filmi idi. Teknik, bilgimin kökü, ‘Kiracı’daki çalışmama kadar uzanır. İşin doğrusu, o zamanlarda ögrendiğim teknikler ve kamera kuralları, daha sonra da bana hizmet etmeye devam ettiler.” Bu filmdeki öyküleme ve gerilim atmosferi, Hitchcock’un daha sonraki yıllarda genel tarzını oluşturacak ilk örneklere sahiptir.

Alfred Hitchcock, ‘Kiracı’da ilk kez küçük bir rolde oynar. Önceleri, sadece ekranı doldurmak amacıyla oynanan küçük bir rol, daha sonraki filmlerde bir alışkanlığa dönüşür. Hitchcock’un küçük rollerine alışan izleyici için, onun hangi sahnede oynayacağını bulmak bir oyun halini alır. Hitchcock da seyirciler rahatça izleyebilsinler diye filmlerinin henüz başlarında kısa bir an için küçük bir rolde görünür.

Alfred Hitchcock’un 1926 yılında gerçekleştirdiği ‘Kiracı’ filmi de, onun en içten yapımlardan biridir. Bu sürükleyici melodramda, zekice düşünülmüş görüntüler kullanılmıştır. Hitchcock, ‘Yokuş Aşağı’ , ‘Kolay Hüner’ , ‘Yüzük’ , ‘Çiftçinin Karısı’ ve ‘Manx’li Adam’ filmleriyle bu gösterişli olmayan yöntemini sürdürmüştür, ancak ‘Kiracı’ filmindeki başarı çizgisine ulaşamayacaktır. ‘Şantaj’ filmi zayıf bir anlatım ve kaçınılmaz diyaloglara sahip olmasına karsın, Hitchcock’un ilerlemeci ruh yapısını göstermesi bakımından önemlidir. Görsel görüntünün dramını vurgulama olarak sesin kullanımı üzerine çok fazla yorum yapılmıştır. Onun sessiz versiyonu, diyaloglusundan daha iyi olarak kabul edilmektedir.

Kayda değer ilk İngiliz diyaloglu film olan ‘Şantaj’ Amerika’daki basına ve iş çevrelerine gösterilmişti. New York eleştirmenleri genel olarak bu filmin Hollywood standartlarında olduğu konusunda anlaşmışlardı fakat hiç kimse bu filmi New York’ta gösterime sokabilmek için satın alma girişiminde bulunmadı; hiç kimse onu istemiyordu. Bir İngiliz şirketi bu filmi gösterime sokabilmek için bir sinema salonu kiralamak zorunda kalacaktı. ‘Şantaj’ olağanüstü derecede iyi bir film değildi fakat o dönemin herhangi bir Amerikan diyaloglu filminden daha iyiydi.

Sesli dönemde İngiltere’de çevirdiği filmlerden Anny Ondra ve Oscar Homolka ile gerçeklestirdiği çarpıcı sahneleri olan “Şantaj”(1929); bir tiyatroda işlenen cinayeti çözümleyen Sir John rolündeki Herbert Marshall’ın başrol oynadığı “Cinayet” (1930); Leslie Banks, Peter Lorre, Edna Best ve Pierre Fresnay ile gerçeklestirdigi “Çok Şey Bilen Adam” (1934); iki casusluk romanından gerilimli bir çevirimle verilen “39. Basamak” (1935) ve John Gielgud’un başrolünü üstlendiği Somerset Mougham’dan uyarladığı “Gizli Ajan” (1936) ve Dauphen du Maurier’den Charles Laughton ve Maureen O’hara ile sinemaya uyarladığı “Jamaika Oteli” (1939) onun anılmaya değer eserleridir.

Alfred Hitchcock’un Hollywood Dönemi

Sinema eleştirmenleri, özellikle Alfred Hitchcock’a hayranlıkları bilinen Fransız eleştirmenler, Hitchcock’un Hollywood döneminde yaratıcılığının en yüksek seviyeye ulaştığını düşünmektedirler.

Alfred Hitchcock, Hollywood’a ilk olarak ‘Titanik’ isimli filmi yapma amacıyla gelmiştir. Yapımcının fikrini değiştirmesi ile Hollywood’da ilk filmini 1940 yılında ‘Rebecca’yı çekerek yapmıştır.

Alfred Hitchcock, ünlü yapımcı David O’Selznick’in davetiyle Hollywood’a gitti ve ilk filmi “Rebecca” en iyi film Oscar’ını aldı (1940). Bir süre Selznick’le kaldı ve “Yabancı Muhabir”, ” Aşktan da Üstün”, “Öldüren Hatıralar” gibi ünlü filmlerini çekti. Daha sonra bağımsızlığı seçti ve ömrünün sonuna dek, yapımcı-yönetmen olarak filmlerini istediği gibi hazırladı.

Alfred Hitchcock’un artan şöhreti onu, İngiltere’deki gerilim filmlerinin tarzını sürdüren filmler yaptığı Hollywood’a kaçınılmaz olarak sürüklemiştir, ancak, artık bu; yapım yönetimi ve star değerleriyle belirsiz hale getirilmiş ‘Yabancı Muhabir’ (1940), ‘Rebecca’ (1940) ve ‘Şüphenin Gölgesi’ (1943), aşağı yukarı onun İngiliz tarzına daha yakındı, ancak artık bu sinematik kuruluşun dikkati başrol oyuncularının üzerine çekmeyi de içine alan, sahte-duygusal çatışmalara bağımlı kalmak durumunda olan bir ‘Öldüren Hatıralar’ (1946) ve ‘Celse Açılıyor’ (1947) meselesiydi. Savaşla ilgili tek filmi olan ‘Yaşamak İstiyoruz’ (1944) işleri yapmanın demokratik ve totaliter yolları arasındaki çatışmanın alegorisi olmayı hedeflemiştir.

Hollywood’daki ilk filminde, İngiltere döneminden farklı olarak Hollywood etkisini hissettiğini söyleyen Alfred Hitchcock, ‘Rebecca’ filminin İngiltere’de olsa daha farklı olacağını düşünmüştür. Hitchcock’a göre; filmdeki Amerikan etkisi çok belirgindir. Amerika’da film yapmak İngiltere’ye göre daha rahat ve geniş bir bakış açısı getirmeyi sağlamaktadır.

1950’lerdeki ‘Trendeki Yabancılar’, ‘Cinayet Var’, ‘Arka Pencere’, ‘Çok Bilen Adam’ (yeniden çevirdiği tek filmi), ‘Ölüm Korkusu’, ‘Gizli Teşkilat’ gibi filmleri büyük iş yaptı. Televizyonda kısa korku hikayeleri serisini başlattı. Bu dönemde filmleri büyük bir heyecanla izlenen bir yönetmen olmuştu.

Bugüne kadar, egemen olduğu sistem altında Alfred Hitchcock’un Hollywood’da uluslar arası bir üne sahip tek İngiliz ustası olduğuna şaşırmamak gerekir. Bu gizemli öykü ustasının sağladığı eğlencenin ulusal yasam içerisinde kök salmış olmasına gerek yoktu. Gizemliliğe duyulan ilgi uluslararasıdır.

Bağımsız Yönetmenlik Dönemi

Alfred Hitchcock, filmlerinde kendine özgü anlatıyı oluşturmaya çalışmanın yanı sıra, istediği senaryoyu çekebilmek konusunda da bağımsız olmayı istemiştir. Ancak 1934 yılına kadar yapımcıların istedikleri senaryoları filme çekebilmiştir. 1934 yılında çektiği ‘Çok Şey Bilen Adam’ filminin ticari başarısı sonucunda yapımcılar tarafından kendisine istediği öyküyü seçebilme özgürlüğü tanınmıştır. Bunun sonucunda ’39. Basamak’ filmini çekmeye karar veren Hitchcock, Hollywood’a gitmesinin ardından, tamamen bağımsız filmlerini çekmeye başlayacaktır.

Alfred Hitchcock, son yıllarında ‘Kuşlar’, ‘Hırsız Kız’, ‘Topaz’ gibi filmlerle yine ilgi çekti. Ülkesi İngiltere’ye dönerek çektiği ‘Cinnet’ ilk filmlerinin havasını taşıyordu. 1976’daki son filmi ‘Aile Oyunu’dur. 1980 yılında da hayata veda etti. O, yalnızca gerilim ustası değildi, filmlerine kattığı sinemasal değerler, zor sahneler için bulduğu teknikler ve sinema dilinin oluşmasına büyük katkılarıyla sonsuza denk anılacak büyük yönetmenlerden biridir.

22/07/2009

Yazan: karabiber

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın