The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

BIG IN JAPAN

Live or Die: İnsan bazen öyle bir noktaya gelir ki, ölmek de yaşamak kadar saçmalaşmıştır. Bu durumda ne ölmeyi ne de yaşamayı seçer. Bu tavır ruhunu parçalamasının ilk evresidir.

Kozmik Bilinçaltı: Kozmik bilinçaltına göre: Birbirini hiç tanımayan 2 insan, binlerce yıl boyunca iletişim kurabilir.

KARANLIK TARAFA GEÇMEK

Camus cafelerde yalnız başına zaman geçirmeyi severdi. İnsanları izlemeyi severdi Camus. Devin için geçmiş artık karanlık ve belirsizdi. Bir insan geçmişini anımsamıyorsa, belki de artık onun üzerine düşünmeyi bırakmalıdır. Yargıya varmayacaktı. Hayat, artık uzun planlar yapmak için fazla kısaydı. Saate baktı. 21.42’ydi. Eleanor Rigby ona 18 dk. mesafede olmalıydı.18 dakika sonra aradaki mesafe kapanacak, aynı sahnenin içinde olacaktı. Artık bunu görebiliyordu. Yargıya varmayacaktı.

Yarım saat önce aldığı kararı anımsadı: Yar-gı-ya var-ma-ya-cak-tı. Cümleyi hecelerine ayırarak tekrar ettikten sonra, yargıya varmamayı seçerek ilerlemeye devam etti. Birazdan Eleanor Rigby’le aynı sahne içinde olacaklardı. Masaya oturacak ve birbirlerinin gözlerinin içine bakacaklardı. Nerede kaldıklarını soracaktı ona. Yargıya varmamalıyız diyecekti Devin.

Bu olayların ortasında 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu yanına geldi. Mendil satıyordu, mendil alıp almak istemediğini sordu. “Ver bir tane” dedi. İsmini sordu. Çocuk “Duygu” diye cevap verdi.

Çocuğun yüzünde bir gaz maskesi vardı. “Bugünlerde satış daha çok oluyor. Olaylar yüzünden” dedi. ”Belki de mendil yerine gaz maskesi satmalısın” dedi Devin.
Çocuk yanındaki maskelerden birini uzattı “Gerekirse alabilirsin abi” dedi. ”Alıştım, artık maske kullanmıyorum” dedi Devin.

-Biber gazının en iyi yanı ne biliyor musun, dedi çocuk; gerçekten ağlamak istediğinde gözyaşlarını gizleyebiliyorsun.

GÖZLERİNİN İÇİNE BAK

Eleanor Rigby’le karanlık bir mekanda buluştular. Elinde bir şişe süt vardı Eleanor Rigby’nin, içmesini istedi ondan. Ellerini Devin’in gözlerine götürdü: “İfadende karanlık bir şey var, kesintisiz uzun süre baktığımda gözlerimi kaçırmak zorunda hissediyorum. Sanki artık buraya ait değilmişsin gibi” dedi.

-Belki de öyledir, dedi Devin ve devam etti “O zaman bir oyun oynayalım. Birbirimizin gözlerine bakacağız. İlk kaçıran oyunu kaybedecek”
-Kazanan neyi alacak peki?
-Her şeyi… Yani ne varsa.
-Tehlikeli ama varım, dedi.

Ve oyun başladı. Göz göze geldiler. Eleanor Rigby’nin dudağının sağ alt tarafında “geçmişte olanları artık önemsemiyorum” ifadesi varken sol üst tarafında “beni nereye götüreceksin” sorusu vardı. Sonra eliyle onu itekledi: “Yine kaçırdım işte. Hile yapıyorsun. Kazanmama olanak yok” dedi. Şımarık bir kız çocuğunu andırıyordu.

Son bir saatte 4 tane içmişti Devin ve sabahtan beri içmeye devam ediyordu. Bunun getirdiği alışkanlıkla bardağı tuttu ve aynı biçimde Eleanor Rigby’nin de iki eliyle bardağı tutuşunu ve sanki daha önce hiç içmemiş gibi biraya bakışını, birayla yeni tanışmış gibi çocuksu bir ifadeyle ondan bir yudum alışını, büyüyen gözlerle Devin’e bakıp birayı sevdim deyişine Devin’in canlı biçimde “Yol için biraz bira daha” diye karşılık verişini ve Rigby’nin ayağa kalkıp “Hadi yola çıkalım” çağrısını ve Devin’in “önce biraz daha votka” diye cevap verişini mekandaki kimse anlamlandıramazdı. Eleanor Rigby, bira içmenin güzelleştirdiği kadınlardandı. Bir film karesini andıracak biçimde, bira içimi kusursuzdu. Şimdi karşısındaydı, gülümsüyordu.

Eleanor Rigby ellerini yüzüne götürdü. İfadesinde şefkat mi özlem mi yoksa belirsizlik mi olduğunu çıkaramadı. ”Sen ne düşünüyorsun Devin” dedi.

Konuşmaya başlamadan önce bir votka söyledi Devin. Düşünce akışının devam etmesi, içmesini gerektiriyordu. ”Sütü şimdi uzatabilirsin” dedi. Votkayla karıştırdı ve birkaç yudum aldı. “Bulantıya belki biraz iyi gelir” dedi.”Belki durdurabilir her şeyi. Yani sen hep böyle kalırsın, karşımda, bordo rujun ve kırmızı renkte biranla”
-Belki hep böyle kalırız, dedi Eleanor Rigby.Ve elini sımsıkı tuttu. Kızın elinin soğukluğunu hissetti Devin.
-Ellerin çok soğuk. Üşüyor olmalısın, dedi.
-Bira yüzünden, birazdan geçer.İnsanın sınırını ne çizer?
-Acı çizer. Elde ettikleri değil, kaybettikleri çizer.
-Ve bir gün sınırın ötesine geçersin
-Bunun adı özgürlüktür,dedi Devin. Sonra elini Rigby’nin saçlarına götürdü ve “sana karanlık yanımı göstersem -Waters’ın The Wall’da gösterdiği gibi-, kaybolduğumu söylesem sana, sever miydin yine beni?
-İnsan çoğu zaman yaslanacak bir şey bulmak için sever, dedi Eleanor Rigby. Ve biz çok uzun zamandır aynı uzay boşluğunda düşüyorduk. Düşerken karşılaşan insanlar, birlikte tekrar yükselmenin bir yolunu bulmalıydı.

“Bir votka daha” dedi Devin. Sipariş gelmeden barmene seslendi, varsa biraz da süt… Şu an votka-sütten başka bir şey içemem.

Mekanda Ane Brun’un hardcore yorumuyla “Big in Japan” çalmaya devam ediyordu. Yan masada olan çift, bütün olayların uzağında öpüşüyordu. Gerçek Rock’n’Roll ise şu an sokaklardaydı. “Kumsala doğru biraz yürüyelim istersen” dedi Eleanor Rigby.”Bu mekanda her şey üzerimize geliyor sanki.”

FADE TO GREY

Tekrar sokağa çıktılar. Sokakta büyük bir kaos vardı. Bir grup toplanmış Nouvelle Vague yorumuyla “Fade to Grey“i çalıyordu. Bu kaosun ortasında kahin görünümlü bir Beatnik “Karanlık günler yakında” diye sürekli tekrarladığı bir söylev veriyordu. Söylev dinleyicilerin “gitme zamanı geldi, buradan gitmeliyiz” çığlıklarıyla kesiliyordu.Bu süreç boyunca şarkı yarım saat aralıksız çaldı, muhtemelen saatlerdir aynı şarkıyı çalmaya devam ediyorlardı.

-Bu çılgınca! Bir şey geliyor, hissediyorum” dedi Eleanor Rigby.”Belki o günler gelmeden gitmeliyiz.”
-Bahamalar’a gitmeliyiz, yaz yağmurları başlamalı, belirsiz ve tropik bir yaz gecesinde görmeliyim seni… Kuşlar yem atmamızı beklemeli, yağmur bizi dinlemeli, özgür olduğumuz şarkılarımızı hatırlamalıyız.
-Bir kış ayında uyanmalısın, yeniden doğmuş bir insan olarak kalkmalısın yatağından, yeniden doğuşunu bir şiirle kutlamalı, “ben de yeniden doğdum” demeliyim.

Bu karmaşanın ortasında tekrar mendilci çocuğu gördü Devin. Onu tanıdı ve koşarak yanlarına geldi: “Bir mendil daha almak ister misin. Sevgilin için”

Eleanor Rigby, çocuğu fark etmiş ve söylediklerini duymuştu. Çocuğu yanına çağırdı ve ellerini çocuğun saçlarına götürdü.”İsmi Duygu” dedi Devin. “Uzat bir tane” dedi Rigby. Gülümseyerek söylemişti. Ama bazen hüznü saklamanın en iyi yolu da gülümsemektir. Devin’e döndü: Arkadaşın sevimliymiş, dedi.Çocuğun mızıkasını fark etti: “Bir şarkı çal bize Duygu, dedi Devin.

Bunu duyan çocuk heyecanlandı ve mendilleri hemen yere bırakarak gömleğinin cebindeki mızıkayı çıkardı. “Bu şarkı ikiniz için” dedi ve As Tears Go By‘ı çalmaya başladı.Şarkı bitince Rigby kızı kucağına aldı ve yanağına bir öpücük kondurdu.

Beraber yürümeye devam ettiler. Bu sırada Devin birden durakladı, önce sendeledi ve sonra birden kaldırıma çökerek dizini yere koydu. Eleanor Rigby endişeyle eğildi: “Bir şey mi oldu tatlım?” Ellerini saçlarına götürdü, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Birazdan geçer” dedi Devin -birazdan geçmeyecekti- ve tekrar ayağa kalktı:

-1900’lerin başında olduğumuzu düşün. Atlantik’te okyanusun karşı kıyısına gitmek için Southampton Limanı’nda buluşmak üzere sözleşiyoruz. Birkaç gün önce ikimizden biri sakatlanıyor ve gelemeyeceğini bildirmek için bir mektup gönderiyor.Ne var ki mektup posta sisteminde kayboluyor. Diğeri mektubu almadığı için saatlerce bekliyor. Sonra gelen gemiye atlıyor.Ve bir daha hiç karşılaşmıyorlar.
-Bu çok karanlık bir öykü, dedi Eleanor Rigby.
-Gözlerini kapat, dedi Devin. Çok uzak bir yerde değilsin. Ama uzak olduğunu duyuyorsun. Bir yere ait değilsin. Ama özlüyorsun.
-Zigzaglar çizerek yolda yürüyen biri değilim. Ama o gün beni hoşgördüğünü biliyorum
-Umudu bulan insanlar değiliz. Ama onu nasıl kaybedeceğimizi biliyoruz.
-Belki de biraz uyumalıyız” dedi Eleanor Rigby “ve düşlerimizde çilek tarlalarına gitmeliyiz.”

ÇİLEK TARLALARI

Saatin geldiğini ikisi de biliyordu. Kumsala dek birlikte ilerlediler. Gün doğmak üzereydi. Gitmem gerek sanırım, dedi Eleanor Rigby. Yavaşça bileğini kaldırdı ve dudaklarına götürdü: “Dudaklarımda deniz tuzu var, istersen duyabilirsin”

Sonra elini kolyesine götürdü ve onu çıkardı: “Bana bunu vermeden önce bir süre yanında tuttuğunu, böylece sendeki bazı atomların buna karıştığını söylemiştin. Böylece bunu ne zaman taksam, seninle olacaktım. Atlantik’in diğer yakasına getirecektik bizimle. Söylediğine göre kolyenin ipi sol göğsümün üzerine, kalbimin olduğu yere dek uzanacaktı. Ve kalp atış hızım birden yükseldiğinde sen evrenin neresinde olursan ol bunu duyup benimle bu kolye aracılığıyla konuşacaktın. Çünkü doğru an geldiğinde, parçalar birbirini çekerler demiştin. Oraya bu gezegende en değer verdiğin şeyden bir cümle yazacağını söylemiştin. Şimdi benim için bu cümleyi yazar mısın?
-Elbette, dedi Devin.

Kolyeyi eline aldı ve hiç duraksamadan The Wall’un ölümsüz dizelerini karaladı:
“Open your heart, I’m coming home”
-Bir gün bana, senin için en önemli şeyi vermemi istemiştin benden. İşte şimdi burada ruhumun bir parçasını sana veriyorum, dedi Devin.Bunu taşıdığın sürece, seninle olacak.

Ve kolyeyi Eleanor Rigby’e taktı. Sıcak bir gülümseme Eleanor Rigby’nin ifadesine yayıldı: Artık “Kolyeli Kız”ım, dedi. Bu cümleleri coşkuyla söylemişti. Coşkusu içine sığmadı. Bir balerini taklit ederek parmak uçlarında yürüdü: “Kolyeli Kız’ı alkışla. İlk kez sahneye çıkıyor. Heyecanlı, birazcık da korkuyor. Üstesinden gelecek.”

Dudağının sol üstüne önce eliyle dokundu Devin, sonra 3 sn. boyunca oradan öptü. Gerçekten de söylediği gibi deniz tuzu tadını duydu. Sonra kulağına yaklaştı ve fısıldayarak “Gözlerinin içine bak, en güzeli sensin” dedi.
-Bu Japanese Kiss‘ten bile daha güzeldi, dedi Kolyeli Kız. Bazı gezegenlerde 3 sn. zaman geçirmenin dünyada 3 yıla denk olduğunu söylemiştin. Bu da öyle işte.

-İki kişinin aynı anda gördüğü düş gerçektir ya da kozmosun başka bir köşesinde ya da zaman çizgisinin başka bir sayfasında o an yaşanıyordur, dedi Devin.
-Koca bir kürede birbirimize denk gelmek, elbette bir kez daha denk getirmeyi gerektirecektir, dedi Kolyeli Kız.Elini kolyesinin üzerine koydu. Az önce hep birlikte Fade to Grey‘i söyleyen Beatniklere inanıyor musun. Buradan gitmenin bir yolunu bulacaklar mı sence?
-Evet inanıyorum, başka bir evrende hepimiz tekrar karşılaşacağız,dedi Devin.
-2. Dünya Savaşı’na, dönmemek üzere giden askerler geride bıraktıkları sevdiklerine bunu söylüyorlarmış, dedi Kolyeli Kız. Bütün bunlar en az 2. Dünya Savaşı kadar saçma. Çilek tarlalarına gitmeliyiz. Dünya dışındaki gezegenlerden birinde de çilek tarlası var mıdır dersin?
-Olmalı bence, dedi Devin. John Lennon “Strawberry Fields Forever”ı sadece bu Dünya için yazmış olamaz.

Henüz keşfedilmeyen bir galaksinin, yaşamsal elementler taşıyan bir gezegeninde Ane Brun, Big in Japan’i söylemeye başladı:

“Bana yapacağını yaptın
Şimdi bu mazide, görebiliyorum
İşte benim tekrar yola geri dönüşüm” diyordu şarkıda…

Öykü burada, bu gezegen için bitiyor
Her şeye rağmen sktiğimin öyküleri bitiyor
Öyküler hep bitiyor
Ama şarkılar bitmez!

 

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın