Bir ‘Rock’n Roll Serserisi’nin Yol Günlüğü II

The following two tabs change content below.
kisiselmanifesto

kisiselmanifesto

Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm.
kisiselmanifesto

Latest posts by kisiselmanifesto (see all)

577426_622492981241229_1068721784237112811_n

 

 

4 Mart 2016, saat: 11:52, İstanbul

İki sene önce bu günlerde terk ettiğim mezarlığıma yeniden dönüyorum. İzmit… Neresinden kaçarsan kaç, her zaman yakalandığım yarım kalan yanımın güneşin altında bir gölgeye dönüşmesini izliyorum. Pencereden sarkan, arabanın perdeyle bütünleşen gökyüzünde, gözümü tırnaklayan cam izi. Bir nokta olduğumu düşünüyorum, hiçbir yere bağlanamayan, bir çizgi olamayan yalnız bir nokta, korkum yağmura karışıp yağıyor koca şehre…

 

***

 

Yine iki sene önce bu mevsimde bir gece vakti üstünde uyuduğum, kornalarından rahatsız olup altından geçen araçlara tüm gece işediğim Marina Köprüsü. Gri şehrin, marinadan esen rüzgarı hiç değişmemiş, aynı melodilerle fısıldıyor rüzgar: “hoş geldin” bu kaldırım taşlarını iyi tanıyorum, herkesten önce bana sarılmasını sardığım yeni sigarayla harmanlıyorum, değişmeyen şeyleri seviyorum, hiç bitmeyecek gibi başlayan her şeyi. Yağmurlu bir mevsimde, Marina Köprüsü’ne manzaralı bir evde, bu gökyüzü için bir şişe şarap kaldırarak öleceğimi hayal ediyorum. Ne kadar kusursuz! Kusur olmayı bile beceremeyen geçmişin, yeniden peşime aç bir köpek gibi takılması kadar kusursuz! Gökyüzünü sakinleştiriyorum. Aklımdan geçmeyen her şeyin aslında aklımda sadece bunların olmasını gün yüzüne çıkartan bulutlar sarıyor etrafımı ve ben yeniden bu merdivenleri çıkıyorum.

Bir daha hiç dönemeyeceğimi gecelerce düşündüğüm yerdeyim, değişmeyen koca bir şehir, dilimde yine aynı şarkı: “i know someday you’ll have a beautiful life, i know you’ll be a sun in somebody else’s sky, but why, why, why can’t it be, why can’t it be mine…” İki sene önce; aşırı sınır deneyimleri, bulantı ve acıyla baktığım gökyüzünün yerinde bıraktığım parmak izlerini görebiliyorum. Bir şehir kaç kere terk edilebilir? Bu karar için kaç cephede savaşılır? Bilmiyorum. Fakat yinede özlediğim her şeyin önümde olması mutluluk veriyor.
Şimdi, yine aynı perspektiften baktığım, bir çatı reklamı olan “otel” yazısı tabelasının altında, yine Pati Kafe’deyim, elimde aynı tonda çay var. Country çalıyor ve dostlarımla buluşuyorum. Uzun zamandır özlemeyi bile unuttuğum özlemin aslında uzun uzun konuşulacak hikayelere bölünmesi nefesimi hızlandırıyor, dünya biraz aksıyor.  19:00’da başlayacak olan Neo-Beat buluşması için hazırlanıyorum, zaman hemen hemen yaklaşmış, belki de Zom Bar’da durup 1-2 bira içebilirim, ruhumu sersemletmemek için bir sebep bulamıyorum. Hem zaten aklımda kalan son birkaç yerden biri olan bu barda yatıyor tüm hikayelerim, onlarla yeniden 33’lük bira içmek için sabırsızlanıyorum. Sokak köpekleri önümü kesiyor, çetenin dağıtıldığını görmek üzücü. İki sene önce, ‘Paspas’ın çete liderliği yaptığı bu örgütün, eve zil zurna sarhoş yürürken beni insanlardan kolladığı geceler geliyor aklıma. Düz yürümenin bile zor olduğu ara sokaklar ve 3 saniye arayla yanıp sönerken kıvılcım çıkaran sokak lambalarının altında sabahladığım gecelerde üşümemek için sarıldığım sokak köpekleri çetesi. Özel bir misyon edinmişcesine yıllar boyu koruyucu melekliğimi üstlenen bu varlıkların bu mahalleden helak edilmesi midemi bulandırıyor, kapitalizm şehrin tüm sokaklarını işgal etmiş, günler önce kazınmış ve kapatılmayı unutulmuş bir logar kapağı gibi öylece kenarda duran geçmişimin belki de tek tanıkları için sigaradan sert bir duman alıyorum.  İnsanlardan tiksiniyorum, binalardan, iş yerlerinden, kafelerden, kaldırımları kirleten herkesten. Kaldırım taşlarına çarparak varolan herkes bilir ki bir gün gelecek kaldırımlar tüm intikamını alacak  alkol kokusuna karışmış orospu gecelerden.

Neo-Beat buluşması için Zanzi Bar’a giriyorum, saat:19:07 . Aynı bulantıyı yaşadığım, aynı yağmurda sarhoş olduğum, aynı şarkının son nakaratında kaybolduğum insanlarla beraberim. Ortak olmayan hayatlarımızın çatısına ortak kurduğumuz hayallerimizi tartışıyoruz. Bir düşe dokunabilir misin? Belki de…

Yirmi dakika içerisinde bara giren Enjolras ile birlikte, yeni söylediğimiz biralarımızı tokuşturuyoruz. En son 17 Kasım’da Ankara’daki Neo-Beat buluşmasından bugüne, sanki her gün görüşmüş gibiyiz. Telepati ile konuşuyoruz, kelimelerimiz sayılı, sanki hemen bitecek gibiler. Bana Japanese Kiss’i anlatıyor:

– Şuan buradaki herkesi aynı anda öpebilir misin?

– Bu imkansız!

– Belki de Japanese Kiss’i denemelisin.

 

French Kiss’in ötesinde Zen bilgeleri dokunmadan öpüşmeyi keşfetmişlerdi. 17 metre yaklaşmak yeterliydi, neredeyse barın üç bölü biriyle öpüşmüş gibi hissediyorum ve bir bira daha. Anlam, kelimeden daha ağır geliyor, anlam bütün ile karıştığında kelimelerden sarkan heyecanın hissizliğinde boğuluyor, anlam anlamsız, tam olarak biranın kulpuna açtığım bu savaş gözlerimi kapatıyor, içtiğim bu 9. Biranın kafamı yavaştan güzelleştirmesi hareket getiriyor geceye, biraya bu kadar susadığımı görmek beni şaşırtıyor.

Mekan değişikliği yapıp eski dostlarımla buluşuyorum.  Sahnede aynı sesleri duymak huzur veriyor, evime geldiğimi hissediyorum. İki shot votka geliyor, “burada olmayan tüm orospu çocuklarına!” diye kalkan şişelere eşlik eden melodi geceyi karanlık bir sonbahar gecesi Antalya’da yürüdüğüm aklımdan çıkmayan birkaç kaybolduğum ana çeviriyor, bu anı yaşamış gibiyim, sanki zamanda yolculuğu bulmuş gibiyiz. Melankoli bu şehri terk etmiş gibi, yeni hayatlar kurulmuş, yeni hayaller, yeni başlangıçlar. Sartre Bulantı’da “İki kent arasındayım; biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor.” Diyordu. Ait olamamakta burada başlıyordu sanırım.

Bulantı yeniden başladı, belki de mekan değiştirmeliyim, gerçek ile düş olanı ayırt edemiyorum. Hayatta olduğumu kontrol etmek için bir bar tuvaletinin aynasını kırıyorum. Sanırım, aynı lanet yine ruhuma giriyor, eski beni ben ile var ediyor. Blues’a dönüşen bir gece daha ne kadar karanlık yapabilirdi ki geçmişi? Kolumdan çekiliyorum, ses boğuklaşıyor.

 

5 Mart 2016, saat: 08:34, İzmit

Silkeleniyorum, Taner kolumdan çekiştiriyor. “Geç kalıyoruz, alarm çalıyor!” İstanbul’dan hareket eden Magic Bus ile İzmir’e gideceğimizi hatırlatıyor bana, bir kahve yapıyor bölüşüyoruz. Uzun zamandır bu kadar mutlu uyandığımı hatırlamıyorum. Sanki ölmeden önce tüm dostlarıyla vedalaşmış bir kanser hastası gibi kafamı sallıyorum istemsizce…

 

***

Is everybody in? Is everybody in? Is everybody in? The Ceremony is about the begin.” Zen Mültecilerinin bir kısmı burada, Bella el-Sabha, Enjolras, Loner, Milena, L.A. Woman ve adı aklıma gelmeyen bir sürü Neo-Beat. Yeni çıkan “Neo-Beat’in Yol Kitabı”nı inceliyorum, kusursuz bilgi ve deneyimin harmanlandığı, ışığa dokunan bu serserileri anlatan satırları okuyor en arkanın bir önünde oturan bir Neo-Beat, hareket ediyoruz, otobüs kalkıyor. Bir şişe viski açılıyor, başka bir koltuktan ön koltuğa doğru dönen şarap şişeleri, tütsüyle aydınlanan otobüs şoförü, her şey aynı anda gerçekleşiyor, zamanla hiç alakamız yok, sarhoşuz, kusursuzuz! Karkalaki’nin OnTheRoadProject kapsamında tüm avrupayı gezmesinin ganimeti olan altın yaldızlı paketlerdeki çikolata parçacıklarına kitleniyorum, sanki hemen bitecek gibiler, onlar olmasa sanki viskinin hiç tadı olmayacak gibi önümdeki otobüs sehpasında sırıtmasına gülümsüyorum, Karkalaki’yi özledim. Bella el-Sabha ile arka bölüme gizlenmemiz kimsenin umrunda değildi ki bu yüzden en dipte aynı düşün içinde sarhoşluğa karışmamız yola spiritüel bir anlam katıyordu. Durmadı, patlattı bir Zen hikayesi:

“Bir gün bir Budist ve bir Zen keşişi bir yere gidiyorlarmış, hava da yağmurluymuş. Daha sonra kimonolu güzel bir kadının bir yerde mahsur kaldığını görmüşler, kadın çamurdan geçemiyormuş. Budist o yöne hiç bakmadan yürüyecekmiş çünkü kadına yaklaşmak yasak ve kurallara aykırıymış. Derken Zen keşişi, ‘gel kız!’ deyip kadını kucağına alarak karşıya geçirmiş. Sonra ikisi de yola devam etmişler. Ama olay budist rahipe dert olmuş yol boyunca bunu nasıl yapar, nasıl yasalara karşı gelir diye düşünmüş durmuş. Bir müddet sonra dayanamamış sormuş:

– Bize yasak olduğu halde nasıl bir kadına dokundun ve onu taşıdın?

 Zen keşişi demiş ki…

– Ben onu orada bırakmıştım, sen hala taşıyormusun!”

 

Otobüsün önünden bir kahkaha kopuveriyor. Yeni bir cd takıyorlar otobüsün teybine “Tam 5 saat olmuş İzmit’i yeni mi geçtin?…” Bu Zen serserilerini seviyorum, bir aile aramıyorum, çünkü ben en güzel aileye sahibim. Şişeler yenileniyor, yenilendikçe, ayakta durmak zorlaşıyor otobüsün arka beşlisinde, kahkalara karışıyorum, bir Pazar aile kahvaltısına benziyor her şey, tereyağını uzatan balı da uzatıyor. Deneysel bir pagan ritüeli ile yeni deneyleyeceğimiz doğaçlama fanzinin boş sayfalarının açılışını yapıyoruz, tütsü, şarap ve viskiyle. Dokundukça anlam kazanan bir anın hiç bitmeyen ereksiyonunu yaşıyorum. Enjolras’la birlikte mısır tarlalarının ardındaki bulutları izliyoruz ve Enjolras sessizliği bozuyor…

– Yarım kalmış en büyük proje gökyüzüdür.

– Eğer öyleyse tanrı başarısız bir mühendis olmalı…

Anlayışlı bir tebessüm ve kafa sallaması ile şarap şişesini bana uzatıyor, kanımıza karışıyor virüs, İzmir’e giriyoruz, radyoda Beatles – Let It Be çalıyor, belki de çalmıyor, geliyoruz, bu şehire yerleşmeye geliyoruz.

 

5 Mart 2016, saat: 20:48, İzmir

İzmir’in kemiklerimi kıran soğuğu yerini bahar rüzgarlarına bırakmış, kordon boyu uzanan çimlerin üstünde egeye dökülen gece tüm yıldızlarını buraya toplamış gibi, Neo-Beat İzmir Buluşması için her şey hazırken mekanın ikinci katından bir kişi pencereden aşağıya “Hectorrrrrrrr!” diye bağırıyor, aşağıdan bu çığlığa “Hectoooorrrr!!” diye karşılık gelirken birden tüm mekanda Hector! Çığlıkları yankılanıyor, diğer mekanlara kadar ulaşan bu çığlık diğer barlarda monotonluğunu bir rakı dublesinde saklayan insanların masaya koydukları sağ ellerini harekete geçiriyorken, yanımdaki bir diğer barın masadaki diyaloğa kulağım takılıyor:

– Ne oluyor burada?

– Neo-Beat burada!

Merakıma yenilip mekanın ikinci katına çıkıyorum. Sahnede Yolda Projesi Band var, Tenekeden Halliceyi söylerlerken barın arka kısmında 3 metre kadar büyüklükte bir Pink Floyd bayrağı açılıyor. Bu beni mutlu ediyor, aklıma gelen birkaç kişi ve “Wish You Were Here” parçası, zaman kavramını durduruyor, birkaç saniyeliğine ölüm-yaşam-düş-gerçek arasında bir kayboluş, şimdiki zamanı geçmiş zaman ile karıştırma ve gelecek zamanla kanalize etme sürecini sorgulama evresi, tam bir badtrip, yeni bir bira daha söylüyorum…

Barlar sokağı tam anlamıyla bir kaos, yolumuzu kaybediyoruz, Bornova Sokağı’na girdiğimizde her biri 1,85 boyu üzerinde travestilerle karşılaşıyoruz, öylesine güzeller ki…

Bir tanesi bir araba ile pazarlık yaparken yanından geçerken gözgöze geldiğim başka bir travesti bana tebessüm ediyor, tebessümle karşılık veriyorum. 15 metre ilerdeki başka bir travestinin yanından geçerken bana şöyle sesleniyor,

– Daha iyi giyinmelisin tatlım…

Bu beni istemsizce güldürüyor, burası gerçek, buradaki her şey gerçek, burası yaşamın deepweb’i burası kapitalizmin arka çöplüğü ve burası Bornova Sokağı, buranın kaldırım taşları bile eksik, evlerin pencereleri demirsiz, burası cinsel devrimin başkenti, burası…

Mekana geri döndüğümüzde sahnede Parça Tesiri vardı, ikinci kata çıkıp Yağmur adlı şarkılarının nakaratına kendimi kaptırıp, çığlık atma isteğimden başka bir isteğim yok. Yeni bir bira daha…

Yağmurun selamı var, hatırlatır nefesini kollarında ağlar gibi. Yağmurlar hayran sana döndürür gözlerini üzerime yağar sanki...”

Canımı yakan bir şeyler var, şarkı devam ettikçe özlemimin arttığı ve bir yandan da düşünmekten kaçtığım eski bir hatıra gibi peşimi kovalayan o anı yeniden yaşarken yeni bir biraya geçtiğimi fark ettim, şarkı bitti, tuvalete girdim, kustum, yeniden doğdum, yeni bir bira için, imkansızlığı seviyorum, her şey gecenin karanlığı kadar imkansız ve bu beni öldürecek biliyorum…

Gecenin sonunda Neo-Beat Evi’ne dönerken Karkalaki ve Enjolras ile beraber kendimizi ucuz bir köftecinin üst katına attık, Enjolras son 15 saattir hiçbir şey yemediğimizden bahsediyordu, Karkalaki sokağın çılgınlığından, köftenin yanına gelen acı biber gecenin rengini değiştirdi, acı olmadan her şeyin tadı az biraz yalandı. Köfteyi köfte yapan da buydu. Köftenin yanına acı turşu koymayan tüm köftecileri protesto etmek istiyorum!

Neo-Beat Evi’ne gelirken yine arka sokaklardan dolaşıp Bornova Sokağından geçerken bir sigara yakma gereksinimi hissettim, şahin-doğan marka arabalar ve travestilerin bitmek bitmeyen pazarlıkları bu sokağın hemen arka sokağında günlük kiralanan evlerde son buluyordu. Tek ereksiyonluk, ilişkiler… Bu arka sokağı tercih etmiyordu insanlar ya da saatin gece yarısı 4 olması da buna bir etken olabilir, bilmiyorum, ama bu sokağın kaldırımlarından sarkan gerçekliğini sevdim, gökyüzü maviliği kadar sahte insanlardan arınmış bir samimiyet, herkesin korktuğu ama kimilerinin şehvetine yenildiği bu kutsal sokağın ellerinden öpen İzmir.

Eve vardığımızda, kırkın üzerinde Neo-Beat bu ufak eve sığmıştı bile, salonunda yerde uyuyan Zen Mültecileri, başka bir köşede ulumayı okuyan avangartlar, sokağa biten şaraplarının yerine yenileri almak için markete inen anarşistler, evin arka odalarına saklanıp kimsenin haberi olmadan yorgan altı sevişen lezbiyenler, başka bir odada meditasyon yapan zen kaçıkları, Jack Kerouac şu an burada olsa şöyle söyleyebilirdi: “Dostum, sigaran var mı?”  Allen Ginsberg ise “Ritim, ritim, ritim, onu yakala!” Neal Cassady “Hadi şu travestilerin tadına bakalım!” William Burroughs “Kelimelerini sakla, çünkü onlara ihtiyacın yok.”

 

6 Mart 2016, saat: 07:17, İzmir

Sırası sağdan dönen sigara, radyoda çalan Pink Floyd – High Hopes’ın içine bükülüyordu. Uyumamıştık, yüksekliğimiz yetmiyordu uyumaya ve belki yarın çok geç olabilirdi her şey için, yeni bir şarap açıldı.

 

***

 

Gözlerimi açtığımda saat 9 civarıydı, hemen hemen 2 saat geçmiş, sızmışım. 3 gündür yoldayım, uyumadım ve hala uykusuzluk çekmiyorum, enerji, enerji, enerji, bir şeyler uyumamamı istiyor, her şey nonstop devam etmeli, yaşamı belki de bu an’da yakalamalıyız. Kahvaltı için kordona inme fikri ile İzmir’in sokaklarına yeniden dönüyoruz, kordon boyunca uzanmış yüzlerce insan gökyüzünün hemen dibinde kalan sahte ufuk çizgisine odaklı hayaller kuruyorlar. Biri iyi bir iş hayali kurarken diğeri terkedildiği eski sevgilisinden onlarca defa özür diliyor, sanki yeniden eskisi gibi olacakmış gibi. İnsanın kendisine yenilmesinden daha korkunç ne olabilir ki? Aşk insanı öldürüyor, ucuz bir uyuşturucu gibi yapışıyor kanına çözülemiyor, ölmek isteyipte ölemediği bu akşam üstünde, göz yaşına karışıyor acı, kırmızı kazaklı genç bir kızın. Hemen sol tarafında başka bir kadının kahkahasına karışıyor gökyüzü. Birine mutluluk veren şu an diğerine bitmek bilmeyen bir badtrip yaşatıyordu. Tanrının adaleti bu kadardı, bunu çıplak gözle görmek oldukça üzücü. Eve dönmeye karar veriyoruz, hava kararmak üzere ve bornova sokağı yeniden geceye hazırlanıyor. Barlar sokağından geçen insanların yüzlerini inceliyorum, tek tek, suratıma bir yabancı gibi bakıyorlar, 3 saniye, tam tamına 3 saniye, sonra bakışlarını çekiyorlar, aşağılayıcı bir bakış, bu şehirden nefret ediyorum…

Neo-Beat Evi’ne geri döndüğümüzde Personel Jesus ve Milena karşılıyor bizi, radyoda Camel – Rajaz çalıyor, bir şişe şarap uzatıyorlar. Diğerleri de yavaş yavaş eve giriş yapıyor ve gece sanırım şimdi başlıyor. Şehrin tüm atıkları caddelerde korna seslerine karışırken biz uzun bir koltukta astral seyahati deneyimliyoruz. Sağımda Karkalaki, solumda Personal Jesus onun yanında Tom Bombadil yanında Taner ve Milena, kafalarımız yüksek, psychedelic bir rum parçası ruhuma işliyor, ruhumu bedenimden ayırıyor, ışıklar kapalı, avuç içlerimizle ellerimizi birbirimize bağdaşdırıp bir çember oluşturuyoruz. Yeni bir astral tekniği ile aynı hikayeyi yaşamaya başlıyoruz. Sesler yükseliyor ve sürekli yön değiştiren bir düşün içinde, Neo-Beat Hapishanesi‘ni keşfediyoruz, Neo-Beat Koğuşu’nun en dibinde kendimizi bulduğumuzda hafiften bir yağmur başlıyor, bunun kurduğumuz düşte mi yoksa gerçekten de pencerenin dışarısında yağan yağmur mu olduğuna karar veremiyorum. Bilincim gerçekliğime yeniliyor, göz kapaklarımı açasım gelmiyor, hikayenin sonuna kadar gitme isteği daha ağır bastıkça, Neo-Beat Hapishanesi’nden kaçma planımız gündeme geliyor, buradan kaçmalıyız. Çünkü her Neo-Beat kendi hapishanesine hapsolup oradan kaçmak ister. Bir tünel kazıp geceye düşüyoruz. Gözlerimi açtığımda gerçekliğin çiğliği yüzüme bir tokat gibi çarpıyor, Kafka’nın söylediği gibi “kepaze bir yaşam”

Ev sürekli olarak sirkülasyona uğruyor, yeni insanlar geliyor başka yeni insanlar gidiyor, salonun hemen sağ köşesinde yükselen şiir tüm evi kaplıyor, hemen mutfakla salonu birleştiren holde bulunan masanın yanında Karavan grubunun vokali Ümit yeni bir şarabı tribişon ile açıyor, gece yeniden yeniden ve yeniden başlıyor. Hole yürüyorum, Diren’in elinde bulunan bir kap ilgimi çekiyor, simgesel olarak üzerinde birçok motif denenmiş sıradan bir kapı zili kabı fakat sırf 1 lira yerine 5 liradan satılması için üzerinde ufak motif değişiklikleri yapılmış, ekstradan başka çekici bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Algı ile oynanan ufak ticari oyunlar midemi bulandırıyor. Bu kabı alıp salondaki 10 kişiye buna bakınca ne gördüklerini soruyorum. Kimisi piramit kimisi perforje kimisi duvar kimisi yol diyor. Bizler sıfır noktasındayız. Bu noktadaki kimseyi bu ufak ticari kriterler ile kandırmak mümkün değil. Kapitalizme karşı Tesla, ya da Neo-Beat, radyoda Pink Floyd – Welcome to the Machine çalmaya başlıyor, zamanlama oldukça manidar, yeni bir sigara daha dönüyor geceye ve yeni bir şarap…

Arka odaya geçtiğimde Muzlukız ve Lilith ile karşılaşıyoruz ardından Enjolras, Tom, Personal Jesus, Karkalaki ve ardından 2-3 kişi daha bizlere eşlik ediyor. Muz hakkında konuşuyoruz. Anamur muzunun Çikita muza karşı savaşından bahsediyoruz. Biri bir kağıt ve kalem alıyor, bir manifesto yazılmaya karar veriliyor Muzlukıza ithafen bir manifesto yayınlıyoruz, saatin kaç olduğu kimsenin umrunda olduğunu sanmıyorum, bizler insanlar için hiçbir anlam ifade etmediği şeylerle ilgileniyoruz ve belki de bizi biz yapan şeyde bundan geliyor.

07 Mart 2016, saat: 11:27, İzmir

Eşyalarımızı toplayıp tekrardan ve son kez alsancak sokaklarına çıktık, kordonda topluca buluşup, Aydın için bir rota oluşturuyoruz. Otostop için güvenilir ve tüm backpackerların kullandığı ağ yerine bir diğeri terminal kavşağından otobana çıkan rotayı tercih ediyoruz.

 

***

Enjolras, Karkalaki, Loner, Tom, Personal Jesus ve Ben, 3’erli olarak iki grup oluşturup bu rotaya doğru harekete geçtiğimizde saat öğlenden sonrayı vurmuştu. Otobana çıktığımızda Tom ve Jesus ile beraber yol üstündeki diğer kavşağa yürüme kararı aldık, araçlar az geliyordu belli ki bu rotasyonu mevsimin daha henüz ilkbaharın başları olduğundan kimsenin kullanmadığı apaçık ortadaydı. 20 dakikadır yürüyoruz ve duran araç yok, başka bir kavşağı daha geçtiğimizde bir Brodway duruyor Aydın’a gittiğini söylüyor, araca biniyoruz, adımızı sormuyor ve bizde pek konuşmuyoruz, on dakika kadar sonra bir sigara istiyor, Tom bir sigara uzatıyor, arabada çıt yok, Neo-Beat’in Yol Kitabı’nı açıp Şiir çevirilerini okuyorum, gökyüzünün maviliğinde eriyor asfaltın şeritleri. Yirmi dakika kadar sonra adam fikir değiştirdiğinden bahsediyor, bizi ilerdeki kavşakta indiriyor ve diğer yöne sapıyor, bu karar değişikliğine bir anlam veremiyorum, zaten pek tekin birine de benzemiyordu diye düşünüyorum. Tekrar otostopa devam ederken bir TIR duruyor, TIR’ın sağ kapısından Karkalaki iniyor, “koşun, koşun…” mucizeleri seviyorum! TIR’a bindiğimizde yeniden 6 kişi oluyoruz, karadenizli bir şoför ve bitmek bilmeyen yol ve yemek maceraları ile Aydın’a giriyoruz, şehiriçine girdiğimizde araçtan inip çevreye baktığımda hiçbir şey göremiyorum, sadece bir bim ve ölü bir şehir, burada insanlar nasıl yaşıyor anlam veremiyorum. Enjolras navigasyonu açıyor, Neo-Beat buluşması 19:00’da Eski Kafe’de ve yaklaşık olarak 20 dakika var ve 3 kilometre kadar yürümemiz gerekiyor, hızlanıyoruz. Aydın’ın merkezine girdiğimizde, yol boyunca uzanan bir çarşısı haricinde ruhu olmayan bir şehir gözlemliyorum, alışveriş merkezlerini görmesem eğer şunu söyleyebilirdim size, “Neo-Beat, kapitalizmden daha önce buraya geldi.” Fakat tabiki bu bir hayaldi. Alışveriş ve tüketim üzerine kurulu bir şehir, acaba ne kadar kazanıyordu önümde yürüyen adam ve ne için yaşıyordu burada, gayesi neydi, aradığı, bulamadığı, sevdiği, nefret ettiği, derdi neydi bu adamın, en sevdiği renk neydi, 4 gündür yoldayım ve aklımda sadece bunlar var. Sanırım uykusuzluktan ve hala uykum yok, devam etmek istiyorum sadece devam.

Kafeye geldiğimizde yaklaşık olarak 40 kişilik bir masada 37 kişiyiz, Aydın’dan 5 yeni arkadaşla tanışıyoruz, sorular ve cevaplar, yeni bir çay söylüyorum hesabı hemen nakit istiyorlar, 10 TL altında bir şey içmek yasak eğer kart ile ödeme yapacaksan, artık kapitalizmin burayıda sikip attığını gözlerimle görmekten utanç duyuyorum, paranın kölesi elitizm, canım sıkılıyor, bu salaş imajı verilen mekan kapitalist yapı ve kulaklarımda Birsen Tezer. Birsen Tezer’i de böyle bir yapıya alet etmeleri hoşuma gitmiyor. Tıpkı Koray Avcı lalesi gibi, aynı fabrikasyon ürünler. Düşünmemeliyim, bir sigara daha…

Aydın’dan gelen başka bir Neo-Beat Şubuo ile tanışıyoruz. Kendisini anlattıkça Antalya’ya taşındığım ilk zamanlarım aklıma geliyor, aynı bulantı ve ölümüne sürülen varoluş sancıları. Sartre, Kafka, Dostoyevski ve Pavese’den bahsediyoruz. İntihardan konu açılıyor ve şöyle söylüyor: “En büyük intihar hayatta kalabilmektir.”Sylvia Plath geliyor aklıma, on yılda bir test ettiği varoluşu ve yıldızlara karışan soba dumanı. Şubuo beni kaçmak istediğim noktalara yeniden götürüyor, her yeni gün yeni bir intiharla başlıyor, tıpkı Bukowski’nin “Her sabah uyandığımda Tanrım yine mi?” dediği noktanın çemberindeyiz, yeni bir çay daha söylüyoruz. Geceyi nerede geçireceğimiz konusunda bir fikrimiz yok. Karkalaki, Personal Jesus, Şubuo ve Ben geceyi geçirebileceğimiz yeni bir mekan arayışı için sokağa çıkıyoruz. 37 kişiyiz ve yatacak bir yerimiz yok, hoboluğu seviyoruz. Ormanlık bir mesir alanı bulduk, yalnız buranın jandarma kontrolü altında olduğunu öğreniyoruz ve ufak bir seste buradan postalanacağımız konusunda hem fikiriz ve bunun yanında mahalle sakinleri aşırı muhafazakar, Aydın dediğinizde aklınıza medeni bir yer gelmesi normal fakat sokağa düştüğünüzde öyle göründüğü gibi değil hiçbir şey duvarlara bakıyorum “t.c. burada” yazılamaları gözüme çarpıyor, neyin ne olduğu açıkça ortada bu nedenle daha dikkatli olmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Kafeye geri dönüyoruz, toplanma zamanı, yolda karar değiştirip, Lemankültürün yani Kipa’nın tam arkasında bulunan çimlerin üzerine yayılıyoruz, Enjolras alt geçitte yatmayı teklif ediyor, soğuk olursa diye b planı olarak orayı düşünüyoruz fakat havanın güzelliği tam karşımızda Lemankültürde oturup çay içen konformist insanların anlayamayacağı güzellikte. Şubuo’nun doğum günü olduğunu öğreniyoruz, şaraplarla beraber ufak bir kek ile yeni yaşını bu yaşsız çocuk parkında kutluyoruz. Kulağım yine radyoda çalan bir rum parçasına takılıyor, yıldızlar o kadar güzeller ki gökyüzünü yırtasım geliyor. Aynı an’ı yine yıllar önce Kefken’de bir gece yarısı çimlerin üzerine uzandığım gökyüzü ile karşılaştırıyorum. Düşlerimi çarpıştırıyorum. Ellerimde yine kalan bir şey yok, her şey kendi varoluşu ile birlikte geleceğe doğru sonlanıyor. Gelecek, bir karadelik. İstemsizce aklıma eski sevgilim düşüyor, evlendiğini öğrendiğimde ilk tepkimi hatırlıyorum, sizin hiç yasak bir düşünüz oldu mu? Bir hayaletin peşinden kilometrelerce yürüdünüz mü? Anlamsız. Acı ile varoluyor ve yokoluyor her şey. Radyoda Selda Bağcan – Gesi Bağları çalıyor, yeni bir sigara ve daha fazla şarap daha… Çadırlar kuruluyor kimileri uyku tulumu ile oturuyor, Personal Jesus’a yola çıkmayı teklif ediyorum, saat: 04:00, “hadi gidelim…” diyor. Tom hazırlanmaya başlıyor. Enjolras, Karkalaki ve Loner’da bize katılıyor. Arkalarında Muzlukız ve Lilith’de hazırlanıp bizle yola çıkıyorlar, ıssız, kimsesiz, yalnız bir gece, yola çıkmışız, sarhoşuz, kusursuzuz! Yürüdükçe sarhoş eden şarap, bir sokak köpeğinin bile geçmeye korktuğu caddede yol boyunca ilerliyoruz, tek ihtiyacımız olan bir bira daha. Yaklaşık olarak 8 kilometre yürümenin ardından bir petrol ofisine giriyoruz. Gözlerimi açtığımda ne kadar geçtiğini soruyorum, 15 dakika diyorlar, güneş doğmuş ve dışarısı sabahın ilk saatleri olduğundan çok soğuk. Yeniden gruplara ayrılıp yola çıkıyoruz. Yaklaşık olarak yarım saat sonra bir araç durup “Yatağan”a gittiğini söylüyor, kabul ediyoruz, bugün ki buluşmayı Bodrum’a kaydırdığımızdan istikamet üzerinde Bodrum’a doğru devam ediyoruz. Yatağan’a vardığımızda zaman duruyor sanki, 5 gündür yolda olmanın verdiği yorgunluktan ziyade akşamdan kalmalık ve alkolün verdiği bulantı nefesimi kesiyor. Yatağan’dan geçen araçlar durmuyor, bize bir Suriye’li mülteci gibi acınası bir şekilde bakıyorlar, yürüyoruz, biraz daha yürüyoruz… Yaklaşık olarak 2 saatin ardından bir araç duruyor ilerde Lilith ve Muzlukız’ı da yoldan alıp direk olarak Bodrum’a geçiyoruz…

08 Mart 2015, saat: 12:05, Bodrum

Şehre girişimiz herkesin dikkatini çekiyor, garipseniyoruz. Şehrin merkezinde bulunan caminin avlusuna girip yüzümüzü yıkarken başlayan hiç olmak istemediğin yerde bulunma bulantısı, sokaktan geçen porsche marka aracın içinden yüzüme acınası bir tonda bakan bir denyonun gözkirpiğinde nefretle varoluyorum. Ayakkabı boyacısının radyosundan yükselen bir şarkıyla yok oluyorum: “Uyku biraz uykuuuu, bütün isteğim buydu… Bodrummm bodrumm…”

 

***

Bodrumun para kokan sokaklarında ilerlerken biraz da olsa uykumuzu giderebileceğimiz bir nokta arıyoruz. Sahil aşırı rüzgarlı ve soğuk bu nedenle farklı alan arayışı içerisine girdiğimizde deniz ve türkbükü manzaralı bir inşaat dikkatimizi çekiyor. Tom, Jesus, Muzlukız, ve Lilith’le beraber tulumlarımızı çıkartıp bu inşaata yayılıyoruz. Çok geçmeden 3-4 işçi bizi uyandırıyor ve buradan gitmemizi söylüyor, tekrardan toparlanıyoruz. Sahile diğer yoldan gelen Neo-Beatlerle buluşuyoruz. Jesus, sigarasının bittiğini söylüyor, o halde markete gidelim diyoruz. Yolda beraber ilerlerken mağaza vitrinlerindeki uçuk fiyatlar, markalar, modeller, zengin piçleri ve onların konformist köpekleri midemi bulandırıyor. Marketten soğuk çay ve sigara alıp hemen önündeki masalardan birine oturuyoruz. Bir garson geliyor…

-Ne içerdiniz?

-İçeceğimiz var, şimdi aldık, fakat bitince yeniden söyleriz.

-Olmaz, bir şey söylemeniz gerekiyor.

-İçeceklerimiz bitince söyleyeceğiz.

-O zaman kalkın gidin, patron bakıyor zaten!

Bu ruhsuz orospu çocuklarının arasında bir dakika bile durmak intiharın ötesinde daha can yakıcı bir sebep oluşturuyordu. Kanlarına kadar bulaşan para, yüzlerinde mimik bile değişmeyen insanlık duygularını birer birer öldürmüştü bodrum sokaklarında. “Şehrinizi sikeyim!” dedim, Personel Jesus “Gidelim buradan, Kaş’a gidelim, şimdi gidelim.” Kalkıp gitme kararı aldık, daha fazla bu orospu çocuklarına dayanmak mümkün değildi, kavga çıkarmak istemiyorduk, zaten gün gelecek özgürlük bu şehrin sokaklarına da vuracaktı ve o zaman tek para birimi aşk olabilecekti. Tom ile görüşüp tekrar uyumadan yola çıkma kararı aldık kaçıncı gün olduğunu hatırlamıyordum ve uykusuzluktan tamamen bir önceki cümlemi bile unutmaya başlamıştım fakat yola çıkma isteğim hepsinin üstündeydi, yola vurmalıydık, belki de tüm bu şehri! Otostopa başladığımızda yine Yatağan’da olduğu gibi 3 saat kadar kimse bizi aracına almadı, Elitist orospu çocukları önümden vızır vızır tozlu rüzgara karışırken bodrumun virajlı bayırını yürüye yürüye çıkıyorduk bir dönemece geldik ve artık bitkin düşmüştük, asfalta yığıldık. Yaklaşık yirmi dakika sonra pozitif bir enerji oluşturmamız gerektiğini düşündük ve kendimizi telkin ettik yeniden otostopa devam ettiğimizde bir pikap araç durdu önümüzde yaklaşık olarak 30 kilometre kadar gideceğini ve istersek ona eşlik edebileceğimizi söyledi hemen kabul ettik. Aracı süren adam Gaziantepli ve psikopat arkadaş çevresi olduğundan bahsediyor, daha önce otostop deneyimi yaşadığını fakat sonunun hep kötü bittiğini gülerek anlatıyor bize, gayet insancıl ve Bodrum’da yeni yapılan kahverengi büyük bir hotelin inşaatında çalıştığını ve aslında veteriner olarak mezun olduğunu fakat iş ya da para bulamadığından bahsediyor. Yolun şeritlerini çift görmeye başladım, sesler bazen boğuklaşıyor. Bizi Bodrum çıkışından 30 kilometre ileride bir petrol ofisine bırakıyor kendiside sol tarafa dönüp inşaat bölgesine geçiyor. Petrolden yeniden başlıyoruz otostopa, “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gece gündüz gece… Şaşar veysel hep bu hale, gah ağlaya gahi güle. Yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece…” Yol türküleşiyor, adım sesiyle varoluyor. Yeniden bir pikap önümüzde duruyor, yeni bir araç, Milas’a gittiğini öğrenip biniyoruz tekrardan, yine Gaziantepli bir adam bize öğrenci olup olmadığımızı soruyor, dekorasyon işi yaptığından bahsediyor, her 200.000 kilometrede yeni araç aldığını ve sürekli işi gereği yolda olduğundan bahsediyor ve hatta bu ülkede para bir İstanbul’da bir de Milas’ta dönüyor diyor. Daha önce dolandırıldığını fakat bunu Milas’a geldiğinde kapattığını anlatıyor. Ufak ve basit bir hesaplama ile 500.000 tl. Üzerinde bir kazanım, Milas gizli bir özne olmalı. 60 Kilometre kadar devam ediyoruz, Milas’a geldiğimizde araçtan iniyoruz, yol oldukça hareketli ve Bodrum’dan 90 kilometre uzakta olmak bile mutluluk verici. Yeniden otostopa devam ederken önümüzde bir kaza oluyor ve yol tek şeride düşüyor, şansızlık bir kere başladığında dur durak bilmiyor, yolun açılmasını bekliyoruz, yük kamyonları ve tırlar geçiyor fakat her biri Milas’ta işleri olduğunu işaretlerle belirtiyor ya da 3 erkek olduğumuzdan bu yalana ihtiyaç duyuyorlar bu konuda pek emin değilim fakat yine de kadın etkisi çok yüksek, eğer yanımızda bir kadın olsaydı daha farklı olurdu belki ama biz bunu önemsemiyoruz, yoldayız. Yaklaşık 1 saat içinde bizim yaşlarımızda biri duruyor yanımızda bizi Muğla sapağına kadar götürebileceğini söylüyor, kabul ediyoruz. Bu arkadaşta sürekli yolda olduğundan ve şirketsel işler yürüttüğünden bahsediyor. Sürekli olarak fethiye – muğla – marmaris arasında mekik dokuduğu. Sigara uzatıyor, Marlboro, uzun bir süredir sigara içmediğimi farkediyorum, hayat öyle hızlı akıyor ki sigara içmek bile aklıma gelmiyor. Muğla sapağına geldiğimizde hava hafiften kararmaya başlıyor ve karar vermemiz gerekiyor ya Kaş’a kadar devam etmek ya da Akyaka’ya devam etmek, 2 senedir Akyaka hayali kurup bir türlü gidemediğimi anımsıyorum, oyumu Akyaka’dan yana kullanıyorum ve zaten Kaş için çok geç kaldığımızı görüyoruz yaklaşık olarak 32 saattir aralıksız yoldayız, aklımızda tek bir şey közde patates ve şarap, tek ve ortak hayalimiz bu. Muğla sapağında iner inmez otostopa devam ediyoruz, kravatlı başka bir adam duruyor bu sefer, bizi Akyaka sapağına kadar götürebileceğini söylüyor, biniyoruz, kaç gündür yolda olduğumuzu soruyor, söylüyoruz, bize “siz kafayı yemişsiniz..” diyor, “her şeyin bir adabı vardır..” diye nasihatlı birkaç cümle de peşinden gönderiyor, gülüyoruz, yolu kutsuyoruz, karanlık çöküyor ve biz kendi varoluşumuza doğru yol alıyoruz.  Akyaka sapağına gelmeden ışıklarda iniyoruz, son bir otostop şansımız var, hava artık zifiri karanlık ve gücümüz kalmadı, çadır atabileceğimiz bir alanda yok, sıkıştık. Otostopa kimse durmuyor, şehiriçi minibüsler bile, belki de bizi farketmiyorlar, devam ediyoruz. Jesus çarmak yakıyor ve beş saniye içinde bir Audi A6 duruyor, önce şaşırıyoruz, bize durmamıştır diye düşünüp bekliyoruz, sonra koşturmaya devam… Fethiye’ye gittiğini söylüyor adam, acaba Fethiye’ye mi devam etsek yoksa Akyaka mı ya da Kaş mı diye Tom ve Jesus ile kual yapıyoruz, Akyaka fikri çıkıyor. Adam karadenizli ve görünen o ki zengin olduğu kadar maceraperest biri, Akyakaya inen o virajları 140 ile indiğine sizi temin ederim, araçta en ufak bir sarsırtı ya da kayma yok, bu beni mutlu ediyor nedense, chopper ile 80 ile zar zor girdiğim virajları 140 ile girmek orgazm keyfi veriyor, yarım saat sonra fethiyede olacağından bahsediyor ve dilersek onunla beraber gideceğimizde fakat biz Akyaka konusunda artık netleştik, girişe geldiğimizde araçtan indik, resmen tekerlekler yanık kokuyordu, balata kokuna karışan yanık lastik kokusu karnımı acıktırmıştı. 3 kilometre yürümenin ardından hayalimize ulaşabilecektik. Ben 1,5 senedir telefon kullanmıyordum, Jesus’ta telefon kullanmıyordu, sadece Tom’da telefon vardı fakat onunda şarjı bitmişti, öncelik olarak onu şarj etmemiz gerektiğini düşündük, çünkü diğerleriyle iletişimde kalmamız gerekiyordu. Akyaka’nın girişindeki Kıraathaneye geçtik, çay 75 kuruş, samimiyet paha biçilemez. Böyle insanların hala daha varolabildiğini görmek beni duygulandırmıştı, bu insanlar nesli tükenmek üzere olan tüm hayvanlar gibi korumaya alınmalı ve üremesi sağlanmalıydı. Televizyonda haberler vardı, suriyeden türkiyeye atılan bombadan bahsediyordu, kıraathanede savaşa girer miyiz girmez miyiz tartışılırken 5 gündür yolda olduğumuz ve hiçbir şeyden haberimiz olmadığını gördük, diğer insanlarla konuşacak gündemimiz sadece asfalttı. Jesus, bizi daha önce illegal olarak kurduğu kamp bölgesine götürdü. Baykuş Ormanı! Yılanların, böceklerin ve kutsal Baykuşların cirit attığı bu ormanın karanlığında fenerle yürürken, aklımda sadece Alice’in beyaz tavşanı vardı, bir yerden her an çıkabilirdi ve onu takip edebilirdik. Tom ve Jesusla beraber çadırlarımızı kurduk. Ateş için odun ve çalı çırpı toplamaya karar verdik, vahşi köpeklerle çevrili bir kasaba fakat sizleri bir kere koklamaları yeterliydi. Ateşi fazla yükseltmememiz gerekiyordu çünkü zaten illegal bir alanda kamp atıyorduk. Jesus bize patates, biber, soğan, şarap ve marshmallowdan oluşan menümüzle bize bir ziyafet sundu, konuşacak pek bir konumuz yoktu hepimiz hayalimizi yaşıyorduk. Aynı düşün berduşları gibi. Bir baykuşun gözleriyle gözgöze geldiğimde onu gagasından öpmek istedim, ona sarılarak ayı kucaklayabilmeyi, çam ağacı yapraklarına karışan gökyüzünden sarkan yıldızlar, sanki hiç sönmeyecek gibiler, sanki hiç kirlenmeyecek gibiler. Çadırlarımıza döndük 6 günün ardından ilk defa uyuyabilecektik. Çadırın yanından gelen hışırtılar doğa özlemimi mutlulukla harmanlıyordu, hiç korku yoktu, aksine şu an ekolojik bir sistemle parçalanabilirdim, şu an bir yabani köpeğin gece yemeği olabilirdim ya da zehirli bir yılanın. Bu kimin umurundaydı?! Ait olduğum yerdeydim, evimde!

09 Mart 2016, saat: 10:50, Akyaka

Gözlerimi açtım, yaşıyorum, duvar yok, insan yok, ses yok…

***

Tom ve Jesus ile beraber çadırlarımızı topluyoruz. Eşyalarımızı tekrardan çantaya doldurma vakti. Olympos’a herkesten önce yetişmeliyiz. Buluşma noktasına diğer Neo-Beatler daha uzak onlardan daha önce gidip öncü olmalıyız, aksi halde yeni gelenlere yardımcı olabilecek kimse olmayacak. Eşyalarımızı toplayıp, Azmak nehrinin kutsal turkuazlığına indik, tahtadan yapılmış sandalların dinginliğinde yükselen güneş yaşam enerjisiyle dolduruyor vücudumu. Köprüden sarkıyorum, tekrar gökyüzünü yakalayabilmek için. Zaman şu an da nehrin batı kısmından doğu kısmına doğru bükülüyor, yansıması ormanın belirli bir bölümünü kapsayan yansıma ile açığa vuruyor. Kozmosa karışan tanrının silüeti. Tekrardan Akyaka yokuşunu tırmanırken simit ve kıraathane çayı ile karnımızı doyuruyoruz. Çok zaman kaybetmeden tekrardan otostopa çıkıyoruz. Akyaka yokuşu sapağına kadar bir araç bulup ufak bir ağacın gölgesine saklanıp tekerli sıra halinde otostopa devam ediyoruz 1 saat kadar oldu duran araç yok. 2 Saat kadar daha zaman harcıyoruz 3 araç durdu fakat hepsi Marmaris yönüne gittiklerini söylediler biz Fethiye yönüne gidip Denizli sapağından Kaş istikametine gideceğimizden ve ileride tekrardan araç bulamayacağımızdan reddediyoruz. Bunun muhasebesini yaparken bir TIR yanaştı, bizi 30 kilometre kadar götürebileceğini söylediği tereddütsüz kabul ettik, zaten araç durmuyordu, belki de ileride şansımızı denemeliydik, Kızılyaka ve Köyceğiz’i geçip. TIR’ı süren adam, Cengiz. İlk defa adını sorduğumuz bir araç, o kadar samimi. Kola firmasında çalıştığından bahsediyor, aslında bizim gibi gezginleri almasının yasak olduğunu fakat kendisininde bizim gibi bir zen serserisi olduğunu bu nedenle yolda kalmamızın kendisine dokunduğundan bahsediyor. Uzunca sohbet edip, uzun yıllar boyu yurtdışında TIR şöforü olarak çalıştığından bahsediyor, Edirne’li. Köyceğiz’in emekli olup aslında yaşanılabilecek bir yer olduğunu tartışıyoruz. O’na, henüz 5. Sınıftayken okulda derste ne olacaksın sorusuna Kamyon Şoförü olarak yanıt verdiğimi ve bu cevaptan sonra dersten atıldığımı anlatıyorum, gülüyoruz, eğitim sistemine. Dolabı açıyor, litrelik su, 6’lı kutu kola ve 30 kadar kutu bardak bize veriyor, yolda lazım olur diyor. Ortacaya yaklaştığımız sıra fabrikaya geliyoruz. Bizi köşede indirip fabrikaya giriyor, bizse otostopa devam ediyoruz. Bmw enduro motosiklet süren orta yaşlı bir motorcu yanımızda duruyor.

– Buluşma mı var?

– Nereden biliyorsunuz?

– Yolda diğerlerine denk geldim.

– Evet, Olympos’ta buluşacağız.

– Yolunuz açık olsun…

– Senin de tekerin düz bassın…

 

Yaklaşık olarak 40 kişi yoldayız, her köy, kasaba, şehir Neo-Beatlerle birlikte Olympos’a doğru akıyor. Yolda hiçbir gezgine denk gelmedik. Otostopa devam ediyoruz. Beyaz bir şirket aracı durdu ve bizi fethiyeye kadar götürebileceğini söyledi, kabul ettik. Yaptığımızın tamamen çılgınlık olduğunu düşünüyordu, anlayabileceğini hiç düşünmemiştim. Fakat dinlediği şarkılar oldukça etkileyiciydi, genelde türkü ağırlıklıydı. Ahmet Aslan – Minnet Eylemem başladı birden, yol tamamen geçmişime döndü, kayıt sardı ve yol şeritleri birer birer silüetleşti, yol spiritüelleşti. Dağın yamaçlarından hiç bilmediğim kasabalardan hızlı hızlı geçerken varlığımı sorgulamaya başladım. Kimdim ben? Ne için vardım? Neden yola düşmüştüm? Sorular bitip cevaplar başlıyordu, uzun nefessiz aralar, camın üstündeki bir güneş lekesinde saklanıyordum, bir toz tanesi ile savruluyordum yola, kimdim ben? Rastgele savrulan bir sonbahar yaprağından farksızdım, kocaman bir hiç.

Fethiye’ye geldiğimizde araötan indik. Denizli sapağına kadar gidebileceğimiz araç konusunda yine sıkıntı başlamıştı. Az araç geçiyordu ve geçenlerde almıyordu. Sonrasında gariptir ki bir ticari taksi durdu ve bizi Denizli sapağına kadar para almadan bıraktı. Rotamız kısalmıştı saat: 15.00 civarıydı ve 2,5 saat sonra hava kararacaktı, tek atış yapmamız gerekiyordu ve araçlar durmuyordu. Eski model siyah bir mercedes yanaşıp dilersek 20 kilometre bizi götürebileceğini kalkana gelmeden bir köyde indireceğini teklif etti, kabul ettik. Karnımız acıkmıştı ve paramız kısıtlıydı. Çantada dünden kalma 4 dilim ekmek ve marshmallow vardı, ekmek arası marshmallow yapıp az da olsa protein almak için hunharca yedik.

Rüzgarında tezek kokusu sarılı bir köye geldiğimizde hava kararmaya çoktan başlamıştı. Şimdi elimde yarım ekmek tavuk dönerle birlikte kapıldığım rüzgarda varoluşumu arıyorum. Gidecek yer yok, ilerlemekten başka. Kayıplar, kazançlar, hepsi birer rutin. Geleceği düşünmüyorum. Anın bir taş gibi savrulmanın retroluğuna karışıyorum. Yaşım 100, Ruhi Mücerreti protesto ediyorum! Gri bir minibüs duruyor önümüzde bize Kalkan’a kadar gitmeyi teklif ediyor, başka çaremiz yok, bu ıssız ve dipsiz köyü geride bırakmanın mutluluğu sarıyor karanlığı. Adımızı sormuyor, özel bir yemeğe gideceğinden bahsediyor adam. Yıldızlar çıkmaya başladı, bir yıldızın parlaklığına kayıyor gözüm, diğerlerinden bir ton açık, daha kavrulmuş, daha çok ıslanmış. Bir kahve ile yağmurun sesini dinlediğim yıllar öncesi başka bir an ile kesişiyor gerçeğim, anın içinde iki yanılsama, kendi yansımamdaki pişmanlığımla yüzleşiyor. Kendimden koşarcasına kaçtığım karanlık ve yıldızlar, öyle uyumlular ki. Kalkan’a geldiğimizde hava kararmıştı, 6 dakika başına 1 araç geliyordu, o araçlarda hızlandıkları için durma zahmetinde bulunmuyorlardı. 2 Kilometre kadar yürüyüp karanlık bölgeyi geçtik, başka şansımız yok. Karanlık derinleştikçe, yürüme alanımız elimizdeki fenerlerin yuvarlağında kayboluyor. Gölgeleşen bir gece.Nereye saklanabilirsin ki? Yaklaşık 1 saat sonra bir clio yanaşıyor yanımıza, araç eşyalarla dolu, sıkışıyoruz araca. Adam diving öğretmeni olduğundan bahsediyor, bizler gibi yola çıkmayı çok istediğinden fakat bir türlü cesaret edemediğinden bahsediyor.

– Interrail mısınız? Genelde onlar denk geliyor.

– Hayır, biz Neobeat’iz.

– Interrail ve Neobeat arasındaki fark nedir?

– Interrail yolu piyasalaştırır, Neobeat yolu spiritüelleştirir.

– .. Peki araştıracağım.

Kaş’a geldiğimizde turuncu bir sokak lambası bulup altına geçtik, şehir merkezinin dışında  yine 4 dakikada 1 aracın geldiği bir yerden umutla karanlığı inceliyorduk. Yaklaşık olarak 2 saat sonra Milena aradı 6 kişi bir TIR ile geldiklerini, eğer istersek TIR’ın açık kasasında gidebileceğimizi söyledi, kabul ettik. Yarım saat sonra yanımıza geldiklerinde ay denizin üstünden yükseliyordu. TIR’ın kasasına binip uzandık, dört yanımız kapalı, tavan kısmı açıktı. Tavan olarak gökyüzüne bakıyorduk. Yıldızların dansını izlerken Tom çantasından bir litre ucuz şarap çıkarttı, radyosunu açtı, Pink Floyd – Shine on you crazy diamond! TIR virajları dönerken, gökyüzünün bükülmesi, gökyüzünde bir karadelik oluşturması beni korkuttu, el fenerimi çıkarttım ve karadeliği aydınlatmaya çalıştım, başaramadım. Ellerimizde el fenerleri gökyüzünde tanrıyı arıyorduk. Tanrım, Pink Floyd peygamber olmalı! Sen kozmos olmalısın, öyleyse ben sensin, sen benim. Finike’ye geldiğimizde sarhoş olmuştum bile, yıldız tozları ile kafayı bulmuştuk.

Finike’de yaklaşık 8 kişi gece saat: 02:00’ye kadar araç bekledik. Zaten araç gelmiyordu, Karkalaki Fethiye’den gelen ekibi Olympos’a bırakırken bizleri tekrar dönüp alması yirmi dakikaya daha maal olacaktı bir köfteciye oturduk. Arif ile zenden açılan konumuz Arda ile spiritüelleşip 4. Boyutu, Nlp’yi ve Varoluşu tartışırken Diren geldi ve konuyu meditasyon ve astrale yükselttiğinde saat 2 olmuştu bile.  Araçla Olympos gişelerine kadar indiğimizde, otuz kadar kişi gişe kapılarını açıp tam önüne büyük bir barış çemberi oluşturmuşlardı. Nasıl bir protestonun içinde olduklarından habersizler belki de. Jandarma kapıyı açmalarına izin vermişti ve dilersek sahilde sabahlamamıza. Bir şişe şarabı bitirip sahile doğru yol aldığımızda yağmur başlamıştı.

Erkeklerin hepsi toplanıp getirdikleri kuru ağaçlardan büyük bir kamp ateşi yakarken, kendi mağaramızı bulmuştuk bile. Radyoda Melancholy Man çalıyor. Gözümü kapatıp açtığımda şarkı değişiyor yada buna yakın bir şey yaşanmakta, sonrasında başlayan bir pagan şarkısında şöyle söylüyor: “harekete geç…” önümde altı pagan ruhlu, siyah pelerinli ve geceden nemli insanların ateşle yaptıkları dans, karanlığa bir gölge gibi düşüyor. Dalga sesleri, rutin bir sessizliğin sesi haline geliyor.

Hava yeniden açılıyor, günlerden ne olduğunu bilmiyorum, saatin kaç olduğu umrumda bile değil, sadece bir kadeh şarap daha…

Paganlara takılıp kendimi deniz kıyısına sürüyorum, psychedelic bir ses ile güneşi doğuruyorlar, elleriyle tutuyorlar, ya da kaldırıyolar mı demeli? Güneş yavaşça bir paganın avuçlarından yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. “aaaauuuuuııııınnnnnmmmmmmoooooooouuuu…..” seslerle birlikte yükseliyor güneş, kutsal irlandalıların doğurduğu gibi turuncu ve çıplak. Matlaşan mavilik bulutları aydınlatıyor, Truman’ın kaçmaya çalışıpta saplandığı ufuk çizgisi gibi aydınlanan gökyüzü ve martılar.

 

11 Mart 2016, saat: 07:14, Olympos

Güneş doğuyor, devam etmeye karar veriyoruz 8-9 kişi tekrardan yola çıkıyoruz, kalanlar öğlene kadar Olympos sahilinde dinlenip öğlen Adrasan’a geçmeyi planlıyorlar.

Yolda bir kısmımız yorgun düşüp, otostop ile Adrasan’a geçiyor. 10 kilometre yürüme ağı, Eda, Biyerlerde, L.A Woman, Enjolras ile yürümekten yorulup bir markete girip bira alıyoruz, 150 metre sonra bir dozere otostop çekip durduruyoruz. Kepçede 5 kişiyiz, kafalarımız güzel, ellerimizde asa, bir dozer ile Adrasan’a giriyoruz. İnsanlar evlerinin camlarından daha önce belkide hiç görmedikleri bir deliliği izlerken gülümsüyorlar. Mutluluk verici bir deneyim.

Öğleden sonra “Tüm Neobeat’ler” Holy Antalya koyunda buluştuklarında yavaş yavaş çadırlarına çekiliyorlardı, uzun zamandır uyumadıklarını kendime bakınca gözlemliyordum. Bok gibi gözüküyorduk, ama eve gelmiştik. Merhaba Holy Antalya Koyu, seni yeniden görmek çok güzel!

Gözlerimi açtığımda akşam olmuştu, sadece yarım bir ekmek, yoğurt, mısır konservesi ve 6-7 tane patatesimiz vardı. Otuz kişiden fazlaydık ve hepimiz çok açtı. Gidebileceğimiz bir nokta yoktu. Personel Jesus patatesleri közledi, Arif ve Biyerlerde yoğurt ve ekmeği çözerken, Diren mısır konservesini getirdi. 5 Litrelik su damacasını ikiye bölerek bir tencere yaptık. Önce ekmek içlerini koparıp içine atıp daha sonra közlenmiş patatesle harmanladık, sonrasında yoğurt ve mısırı ekleyip karıştırdık. İnanılmaz güzel gözüküyordu. Komünal yaşamın bu adaleti yaşamın hiçbir alanında yoktu. Herkese eşit olarak dağıttık, proteini bizi bir gece daha götürmeye yeterliydi ve tadı inanılmayacak kadar güzeldi. Adını “Neobeat Sauce” koyduk, bununla ilgili bir tarif mutlaka verilecektir. Ateşi harmanlayıp yıldızların bu son gecemizde birer birer kaymasını izledik. Radyoda Tom Waits çalıyor, aşık olmak için güzel bir gece.

 

12 Mart 2016, saat: 08:46, Adrasan – Holy Antalya Koyu

Personel Jesus, ufak bir ateş yakıyor, üstünde ada çayı yapıyoruz, Loner tütsülerle geliyor, Diren yeni bir meditasyon tekniği ile bizi ormanın en derinindeki mağaradan benliğimize götürüyor, gözlerimi kapattığımda hızlanan bir enerji tam anlamıyla bad tribe dönüşüyor. Bir paganın yıllar önce yine böyle bir bahar günü söylediği: “bu hayatta ya tribin iyi olmalı ya da bad tribin” cümlesi renkli bir tabela gibi geçiyor gözlerimin önünden.

 

Antalya’ya 25 kilometre kaldı…

*Yol yeni bir kavşağa girip ayırıyor bizi, tekrar yeniden buluşturabilmek için.

Radyoda “White Buffalo – Wish it was true” ve ben eve geliyorum…

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın