Geceye Notlar

The following two tabs change content below.
kisiselmanifesto

kisiselmanifesto

Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm.
kisiselmanifesto

Latest posts by kisiselmanifesto (see all)

+ Görmeyeli ne kadar da olmuş?
– Duymayalı oldukça olmuş.
+ Zaman her şeyi silip süpürürken nerelerdeydin?
– Boş bir sokakta yürüyordum sadece.
+ Peki ne kaldı geriye?
– Karanlık ve şarkılar. Herkesten sakladığımız, o en zor gecelere ait.
+ Bu sadece bir rüya, uyanmak istemediğin…
– Evet, biliyorum. Seni yeniden görmek güzeldi, hoşça kal.

0.0001 saniye içerisinde gerçekleşmişti her şey. Zamana yenilmişti bellek. 1 sene daha geriye gidebilsem dokunabilirdim geçmişe. 1 adım daha atabilsem mutlu olabilirdim. 1 saniye daha mutlu olsam ölümsüz olabilirdim. Her şey olasılığın içinde ve her hareket başka bir olasılığın olasılığının olasılığını öldürürken, sen tüm olasılıklara hakim olduğundan, kontrolün tamamen sen de olduğundan bahsediyorsun. Narsist bir adamın gün içerisinde aynaya olan ilgisi kadar mastürbasyon yapıyorsun kendinle. Bir de şöyle düşün, tıpkı seninle sevişen bir kadının aslında tamamen kendisiyle sevişmesi gibiydi her şey. Yeni bir sigara yakıyorsun, sönmeden yeni bir tane daha ve yeni bir tane daha. Sen bir yansımasın, kurguladığın düşün bile nasıl sona ereceğini tahmin edemeyecek kadar.

 
 

Neyse ki gece oldu, ya hep gündüz olsaydı? Altı ay boyunca çekilmez bir sürgün olurdu. Yağmur değmeyen kutsal çöller gibi yakıcı bir dilemma. Tavana yansıyan, koyu sarı renkte ki gölge çerçeveme asılıyorum. Bir – iki – üç – dört… Sessizlik belirli bir zamandan sonra kulakta bir çınlamaya yol açıyor. Çınlama biçim alıyor ve bazen dayanılamaz yüksekliğe kadar varıyor. Bazı geceler bazen hiç geçmek bilmiyor. Uyku sorunu bir hastalık mıydı? Sanmıyorum. Gece, tüm algıları üzerinden kaldırıyor ve kendi boy aynanda kendinle yüzleşmene olanak sağlıyor. Kimi insanlar rüyalarında konuşuyor. Aynı anda iki hayatta birden varolabilme mücadelesi. Büyük bir enerji patlaması olsa gerek. Zamanın da ötesinde. Fakat bu bile sana o kadar rahatsız edici geliyor ki, “Hadi, kalk, konuşuyorsun, uyan hadi!” gibi telkinlerle bozuyorsun bu olağandışı olayı. Kötüye ve kötülüğe duyulan haz, tıpkı iyiye ve iyiliğe duyulan haz gibi normal. Fakat sen bunu da ötekileştiriyorsun, çünkü asla öyle hissedemeyecek ve eyleme dökemeyecek kadar cesareti taşımadığını aynaya baktığında o zavallı suratında görebiliyorsun. Doğruların var ve gerçeklerin. Fakat tırnak içinde kendi gerçeğinden uzak her varoluştan ölesiye korkuyor ve kaçıyorsun. Tanrıya ve duaya sarılıyorsun. Çünkü korkudan kaçıp korkuya sarılır bir insan. Bilinmeyeni arzulamak yerine bilinmeyene duyulan öfke de en az sevgi kadar samimiyetsiz, suni ve çıkarcı bir tavırla yapışıyor kelimelerine. Sözcükler bazen hiç susmuyor.

 
 

Anlamayacağını biliyorum. Bir ucube gibi gözüne batan, kirpiklerinin arasından sarkan rahatsız edici kıymık gibi, gözlerini yaşartıyorum. Üflüyorlar ve geçiyorum hayatından. Sonra savruluyorum rüzgarında şehrin. Turuncu otoyol lambalarının altında biriken vahşi sivrisineklere yem oluyorum. Sonra bölünüyorum içinde, içime. Beden oluyorum, bir sivrisineğin kirli bir pencere ile imtihanında başrol. Zamanı yenemiyorum, geçmişe tutunamıyorum. Şehirler hep geçiyor, bir Nilgün Marmara kitabında şöyle yazıyor: “Üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda.” Neyse ki susuyorum, insan kalan yanlarım var hala. Boşluğu dinliyorum insanlardan, sevgiyi, aidiyetsizliği ve özgürlüğü. Tanımların içinde hapsolan insanlar, bilgi fetişizmine yakalanıp yıllarca yaşamdan kaçıp pencere arkalarından hayatı tanımlayanlar. İdol kurbanları. Nilgün Marmara’nın başka bir satırında şöyle yazıyor: “Sen ne getirdin bana çocukluğundan?” Neyse ki yaşıyoruz.