The following two tabs change content below.
Edebiyat talebesi. Sanatın getirdiği her şeye eyvallah...

Latest posts by mertbekci (see all)

Yaşadıklarımı, her gün, hafta ya da ay boyunca farklı zaman aralıklarında karşıma dikilen, farklı ürpertiler ve sorular yağdıran hayat karşısında daha ”profesyonelce” anlatabilirim gibime geliyor artık. Kalabalıklara baktığımda gördüğüm acı, savaş, zulüm, keder ve şahsi konuları gözlemlediğimde gördüğüm yalnızlık, parasızlık, zorunluluk, ön yargılar ne de büyük isyanlara sevk ederdi beni, ilk başta. Yıllar önce gördüğüm o küçük kızla mı başladı yoksa bu? Ben hazırladığım kahveyi alıp balkona geçerken ve yağan karın tadını çıkarmaya niyetlenirken sırtında çöp arabasının olduğu ve soğuktan akmış sümüklerini çıplak elleriyle silen kızı gördüğümde mi başladı? ”Kabul edilemez!” demiştim kendime. Kabul edilemez!

    Gör bak; ne de zor ve uzun bir süreçmiş düşüncelerin evrim geçirmesi. Bak ne de değişti fikirlerim, daha doğrusu ”kabul edilemez!” dediğim ne çok şeye daha bi ”bu dünyanın gerçekleri” olarak başlamışım bakmaya. O kız çocuğunu kurtarabildin mi Mert? Ya tüm kız çocuklarını? Ya tüm çocukları?..

    Bağırdım hayata! Hala daha bağırıyorum. Sessiz çığlıklarımın canı çıkana kadar bağıracağım. Ama bu öyle bir bağırış ki, kimse, konudan ve konunun ağırlığından habersiz kimseler duymuyor. Duymasınlar da zaten!

Bağırıyorum hayata! Ama gözyaşlarıyla isyan ettiğim günler geride kalıyor artık. Belki son birkaç haykırış daha olacak ilerleyen günlerimde: ”Neden böyle?” sorusunun yankılandığı. Ama ne kadar ”neden?” dediysem, diyorsam, o kadar da anlıyorum. Anlıyorum bazı şeylerin isyanını kendi içinde taşımam gerektiğini. Ve o isyanı hayata karmaşık bir çığlıkla değil, oyunun kurallarına göre aktarmanın asıl mesele olduğunu. 

    Ben Dostoyevski’yi sevdim, seveceğim de daha! Nietzsche ile aralarında gizli bir ruhanî bağın olduğu, kendinden sonrakileri boylu boyunca etkileyen bu kumarbaz adamı seveceğim daha! Ama Notos dergisinin Tolstoy dosyasında yazdığı gibi; Dostoyevski ruhanî, Tolstoy cismanî ile ilgilenir. Ve ben adımlarımı sanki cismanî yönde atmaktan yanayım. Bu kadar duygusal karmaşa, yaratılmış küçük ve gizli alanlarda ettiğim bu kadar isyan, eleştirdiklerimin karşısına dikilmeyip köşede hüzünlenen bir genç olmak yetti artık, aylar önce yetmişti!

    Vaktimin geleceğini düşünüyorum bir yandan. Bir yandan vaktin akıl almaz derecede çabucak geçtiğini. Şimdilerde sıfır bir sosyal hayat ve haftanın her günü on iki saat çalıştığım bir kafeteryadan başka bir şey bilmiyorum. Para kazanmam da gerekiyor. Bir yandan tüm bu zorunlulukların vaktimi benden çalan şeyler olduğunu düşünüyor, bir taraftan da hayat içinde piştiğim, yandığım, malzememi hazırladığım evrelerden sadece ve sadece biri olarak görüyorum bu durumu. Ne önemi var? Nasıl düşünürsem düşüneyim, daha en az bir hafta daha çalışacağım burada.

    İşte ben de tam da bundan bahsediyorum! Köşeye çekilip iş düzeninin, koşulların ve hatta bu sistemin bir eleştirisini, duyduğum büyük öfkeyi de dile getirsem defterlerime, ne çıkar? Yarın sabah erkenden yine ben açacağım o dükkanı. O halde ruhanî olana yöneldiğim kadar -hatta belki ondan da fazlaca- cismanî olana yönelmem gerekmiyor mu? Elbette gerekiyor.

    Kafeye zaman zaman gelen bir adam var. Emekli malî müşavirmiş kendisi. Patronla arada bir çene çalıyorlar. Kendisi şu sıralarda bir ”yaşam koçu” olarak seminerler veriyor ve bu seminerlerdeki konuşmalarının bazılarını bize de yapıyor ara sıra. Mesela ‘şükretmek gerektiğini, bardağın dolu tarafını görmek gerektiğini’ anlatıyor bize. Ama tüm bunları onun gibi birinin söylemesi bana inandırıcı gelmiyor pek. Bir kere bunları maddî durumu bir hayli yerinde olan bir insandan dinlemek, ister istemez şu düşünceyi uyandırıyor bende ve bende bir düşünce uyandı mı bir daha asla uyumaz: Bunları düşünebilecek lüksü olduğunu düşünüyorum bu adamın, hepsi o kadar. ‘Kişisel gelişim kitaplarını yararlı bulduğunu’ söyledi, bense ‘hepsinin bir saçmalık olduğunu’ dile getirdim. Ve ekledim: On sekiz yaşında büyük kavgalar yaşadığı ailesinden dolayı evden ayrılan ve kalacak yeri olmayan bir çocuk için öğretileriniz ne kadar geçerli olabilir? Ya da üç çocuğunu geçindirmek için geceli gündüzlü çalışan bir baba için? Ya da ruhu sanatla yanıp tutuşan ama bedeninin buna müsaade etmediği engelli bir insan için? Ya da savaşın ortasında ve her gün ölüm riskiyle karşı karşıya kalan bir çocuk için? Ya da eşinden şiddet gören bir kadın için? Bence bu gibi fikirler, parası olan ya da hayatında zaten istediği anda birkaç huzur bulabilecek olan kimseler için geçerlidir. ”İyisi mi” dedim, ”siz öğretilerinizi genellemeyin. Yalnızca tarifini yaptığım kitleler ile buluşturun, yeterli.”

    Ben hayatın, kendisine kibar ya da cömert davrandığı bir insan değilim. Ve öyle bir hayattan gelmiyorum. Dolayısıyla hayat benim için hiçbir zaman ”ah çevremiz ne güzel, hayatta olmak ne güzel!” gibi bir yankıdan ibaret olamaz, birçokları için de -hatta senin için de ey kimsen- bu böyledir. Ben yalnızca ve yalnızca bizim bu dünyada anlamlı bir şekilde var olmamızı sağlayabilecek tırnaklarımız olduğunu ve o tırnaklarla düz ve upuzun bir duvarı tırmanmamız gerektiğini biliyorum. Gerisi, kaba tabiriyle söyleyeyim; hava civa…

    Hem ayrıca, nedir bu sürekli bir huzur merakı? Olmuyor ulan işte! Huzur başlı başına bizi bir yere taşımıyor ve yeterli olmuyor. Bu dünya mutfağında huzurdan gayrı daha çok, pek çok malzeme var. Her şeyi onunla çözemez, her soruya ve soruna onunla karşılık veremeyiz. Hatta fazla huzur en büyük kötülüklerden biridir benim gözümde. Onun yüzünden unutursun yüzünü dönmen gereken gerçekleri. Onun yüzünden aldatırsın kendi kendini her dakika, her saat ve belki de tüm bir ömür boyunca… Hayır, huzursuzluk gereklidir! Huzurun fazlası -yani mesela günde birkaç saatten fazlası- mideye de, bedene de, ruha da zararlıdır! Şunu iyice kavramamız gerekiyor ki; bir pamuk tarlasında yaşamıyoruz ve hiçbir zaman da yaşamayacağız! İnsanın çok eski zamanlarda o pamuk tarlasında kalmaya devam etme şansı belki vardı. Ama artık, günümüz dünyasında her şey sert! Her şey bir kaya gibi sert! Ve biz o kayayı kırmak için huzurlu bir balta ya da huzurlu bir taş kırıcı kullanamayız.

    Yine yazdıkça konu kendi içinde parçalara ayrıldı, memnunum ama bundan. Peki hatırladığım ve yazımın başında bahsettiğim şeye döneyim biraz da: Hayatın gerçekliğini, iyinin ve kötünün mücadelesini, hem içimizde hem de bizim dışımızda ve bizi etkileyen dünyada var olan şeyleri ne de büyük, çok büyük bir görkemle karşılamıştım düşüncelerimin durmamaya başladığı ilk zamanlarda. Ve ne çok bağırıp çağırmıştım bahtsızların başına gelenlere karşı. Ama ben üstinsanı anlatmak için pazar yerine giden ve ”insan aşılması gereken bir şeydir!” diyen o Zerdüşt’ün düştüğü hataya düşmeyeceğim! İnsanlığa ve yaşama olan büyük sevgimin, bir budalalık yapmama neden olmasına göz yumamam. Zerdüşt pazar yerine inip o büyük tutkusu ve özlemiyle konuşurken bir hata yaptı: Kendi keşif sürecinde elde ettiği neticeyi, hayata olan büyük aşkından ötürü onu hiç de anlayamayacak olanlara anlattı ya da onların hiç anlamayacağı bir şekilde…

    Hatalıydı Zerdüşt, duygusal davrandı. İnandı insanlara. İnandı kılığına, kıyafetine, cümlelerinin sıra dışılığına değil de içtenliğine bakacak olan insanların olduğunu düşünerek. Ama hangimiz rutinin dışından bir insanın aniden gelip de bize bazı gerçekleri anlatmasına kulak asarız ki? Şöyle deriz ona: ”Hadi var git yoluna! İşim gücüm var benim! Daha bireysel emekliliğim için bankaya gitmem lazım. Senin bu saçmalıklarına ayıracak vaktim yok benim!”

    O halde estireyim bu yazının en büyük fırtınasını artık: ”Görmüyor musunuz?! Dünya ne halde?! Bu da neyin nesi? Biz neler yapıyoruz böyle?” gibi düşünceleri şaşkın ve ümitli bir şekilde bağırıp çağırarak anlatmak neye yarar? Her şeyin zamanı ve yeri varmış, inandım. Buyurun şimşeği:

Artık hayat hakkında daha az bağıracak, daha çok söyleyeceğim.

2176217-karga-karga-quot-gakkkk-quot-dedi

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın