HATIRA*

The following two tabs change content below.
parazitfanzin

parazitfanzin

insanın şeyiyle oynamayın!
parazitfanzin

Latest posts by parazitfanzin (see all)

Pek bir önemi yoktu mayıs sıcağının. Sonuçta ortada kalan son şişede konyak varsa ve çoktan sarhoş olmuşsak ikimiz de, neyi ne zaman içtiğimiz pek sorgulanacak halde değildi. Zaten son birkaç  ay da etraftakileri sorgulayacak durumda da değildik. Gerçi çoğu insanın yaptığı gibi bazı anlarda cesaretimizi toparlayıp, sonucunun bindelik ihtimallere bağlı olduğu işler yapmaya da alışmıştık. Bu yüzden pek tereddüt etmeden şişeyi ağzıma götürdüm fakat hiç bir sonuç beklemezken uyuşmuş bedenimden, isporto tadını rahatlıkla alabilmek beni şaşırtmıştı. Beş bin feetten atlayan bir paraşütçünün, paraşütü açılmadığında kapıldığı panikle yüzümü buruşturdum, sonra da yapılması gereken tek şeyi yaptım. Yedek paraşütü açtım. Dayanılmaz gelen bu tattan kurtulmak için şişeyi geri çektim. İspirto benzeri bu içkiyi yudumlama sırası ona gelmişti. Şişeyi ona uzatmam gerekiyordu, artık içmek istemiyordum. Konyağın kendisi kanıma karışıp beni uyuşturmadan, tadı zihnimi ayıltmaya yetmişti. İçinde olduğum halden, üzerinde oturduğum sandalyeden, önümdeki masadan ve karşımdaki kadından sağlıklı bir şekilde kopabilmem için ayık kalmam gerekiyordu. Artık gerçekten içmek istemiyordum ama paylaşmak da istemiyordum.

Şimdiye kadar birçok şeyi birçok kimseyle paylaşmıştım. Karşımda varlığı ve yokluğu arasında bir holograma  dönüşen kadınla da birçok şeyi paylaştık. Bir sürü işi beraber yaptık. Hatta eskiden çok da iyi davranırdık birbirimize. Sonra söylenenin aksine paylaştıkça azalan sevgi ve neticesinde hiçlik haliyle karşılaştık. Zaten biz de bizim dışımızdakilerden farklı olmadığımızı ispatlar nitelikte birer egoist ve yavru sömürgeci olarak dünyaya gelmiştik. Kanımızda vardı. Ve dahi anne karnında daha tanrı ruhumuzu üflemeden, hatta damarlarımız bile oluşmamışken başlamıştı bu egoizm serüveni. Önce bedeninde can bulacağımız varlığın kanını emerek işe koyulduk. Gözlerimizi açar açmaz ilk işimiz bu kutsal varlığın memelerine sarılmak oldu. Kandan süte terfi ettik. Tabii zaman ilerledikçe bedensel ve zihinsel gelişimin yanında, egoizm tutkusu da bariz biçimde artış gösterdi.

Ceplerini boşalttığımız ebeveynlerimizin ömürlerine de, yetişkinlerin deyimiyle törpü çalar olduk.

Derken sosyal bir varlık olan insanın sosyal ilişkileri bazında sosyal statüler de sömürerek sosyal bir yarı resmi vesika kazandık. Ve bu sihirli vesikayı, ait olduğumuz ülkenin bize bahşettiği kimliğin yanında her cemiyette gösterdik.

İşte bu cemiyetlerden birinde, kesinlikle biraya su katılan bir bardı, farklı masalarda farklı hikayelere aynı anda kadeh kaldırdık. Belki ikimiz de gülümsüyor olmasak tanışamazdık fakat alelade sürülmüş dudaklardan,  bitmesine birkaç damla kalmış şarap kadehinin üzerine bulaşmış, bana göz kırpan ruj izinin hemen üzerinde, aynı rujun çerçevelediği gülümseyen dişleri gördüm. Benim rakı kadehimin üzerinde ruj izi yoktu yine de gülümsemem karşı masada tam karşımda oturan kadınınkiyle aynı biçimde parlamıştı. Dedim ya, aynı anda gülümsemesek tanışmış olmazdık. Yaşanılanların hiç biri hayal dahi olmayacaktı. Bu masada hiç oturmayacaktık, hiç sevişmeyecektik, ben hayatımda hiç bir duygunun tavanına kafamı çarpmayacaktım. Bir iki kadeh sonra loş ışığın altında gülüşlerin ışıltısı sayesinde tanıştık. Devamında boynumuzun borcu olarak ceplerimizde ne varsa paylaşmaya başladık. İlkin güncel muhabbetler, gezip gördüğümüz yerler, yiyip içtiklerimiz gibi basit detaylar daha sonra diğer ceplerimizde duran telefonlarımız soruldu birbirimize. Sonra telefon görüşmelerinde ülke meseleleri yanı sıra neredeyse tüm ikinci yeni şiirleri, buluşmalarda “Şükrü Erbaş” ‘ın tüm o köpüklü öpüşleri paylaşıldı.

Sonunda iki tarafında karşılıklı oturduğumuz bu masanın etrafındaki tahta kurularının rahatsızlığından, aşağı yukarı her sabah demlediğimiz çayın taze kokusuna değin tüm detayları paylaştık. Resmi bir belgeye dayalı değildi seviştiğimiz vakitler lakin parmak izlerimiz bile aynıydı artık.

Başta belki ikimize de mucize gibi gelen bu durum, aslında tadı eninde sonunda kaçacak olan bir rastlantıydı. Bizi tanıyan ve az önce söylediğim gibi iki tarafında karşılıklı değil de karşı karşıya gelerek oturduğumuz masada yüzlerimizin aldığı mimiksizlik halini gören herkes de onaylayacaktır zamanında yaşadığımız mutlu anların bizi bir araya getiren basit bir raslantının sonucu olduğunu. Biz hayal alemindeki hayali oyuncaklarıydık birbirimizin. Uyanma vakti gelmişti.

Masanın küflü ve yer yer ıslanmış tahtaları üzerinde birkaç gün önce sürülmüş ve yine birkaç gün içinde asetona ihtiyaç duyulmadan silinecek ojelerin süslediği kalem parmakları gördüm. Son akşamımızın son paketindeki son sigaraya uzanan parmakları… Aynı parmaklar kibrit çöplerinin içinden yanmamış olan bir tanesini buldu. Ve kalem tutan kadın ilk nefesini aldı. Ben hala o noktaya, kalem parmakların sigarayla buluştuğu yere bakıyordum. Başımı kaldırmadım. Bu gece hiç göz göze gelmemiştik. Oysa paylaşacak tek hazinemiz bakışlarımızdı. İkimiz de sadece önümüzdekilerle ilgileniyormuş gibi yapıyorduk. Ve sırası geldikçe şişeleri açıyor, sıramız geldikçe içiyorduk. Kanımdaki alkol yine ağırlaştırmaya başlamıştı beni. Oda epey havasızdı, üstüne yüzümü okşayan taze duman da eklenince gözlerim yanmaya başladı. Elim istemsizce gözlerimin üzerine yöneldi, birkaç ovuşturmadan sonra gözlerimi kapatıp açtığımda başım da istemsizce masanın üzerinden kalkmıştı yine de gözlerine bakmıyordum bir zamanlar tanrı saydığım kadının. Bakamıyordum çünkü Musa’ nın tanrının yansımasını gördüğü dağ gibi tutuşup erimekten korkuyordum. Biliyordum çünkü ne zaman gözlerine baksam erirdim.

Bir yandan da hiçlikten sıkılmıştım. Sonuca varmak istiyordum. Bitsin istiyordum. O sıra ince dudaklarının arasında belli belirsiz farkedebildiğim, ilk gördüğüm günkü parlaklık, bana bu kez öfkeyle bakıyordu. Öldürmek istiyordu beni. Işıldayan dişleri boğazımı koparmak istiyordu. Anlamıştım. O da sıkıldı. Sonunda bir kaçış yolu bulmuştu. Ben de onu öldürmek istiyordum ama bu öldürme isteği ve öfke kıskançlıktan ya da ayrılık paranoyasından ortaya çıkmış nefretten ötürü değildi. Biz bilim kurgu filmlerinde görebileceğiniz biçimde birbirimizi yiyip bitiren uzaylılara dönüşmüştük. Bedenlerimiz ilişkimizin bize kazandırdığı alkolizme rağmen sağlıklı sayılırdı çünkü beraber geçen her günün sonunda, başta farketmesek de, içimizdeki öfke bizi ayakta kalmaya mecbur kılıyordu. Son darbeyi vuran kazanacaktı ve ödülü alıp yoluna devam edecekti, unutacaktı her şeyi. Evet unutacaktı. Unutmak! Sihirli bir kelime unutmak. Sihirli bir eylem unutmak.

Tüm yara izleri yok olabilir tabii yeterince yaşarsan. Tüm savaşlarda galip gelebilirsin tabii sağ çıkarsan. Bu savaşın galibi de gazilik nişanını atacak kadar uzun yaşarsa unutacaktı. Mağlup olansa unutmayı unutacaktı.

Bu sebeple aynı anda birbirimizi öldürmek isterken, onun tek teli kıpırdamadan karşımda oturması onu davet ettiğim görünmez savaşa girdiğini gösteriyordu. Evet, başından beri böyleydi, paylaşacağımız son şey de öfkeydi. Ceplerimizde kalan son kırıntı öfkeydi. Sözsüz antlaşmamız birer bakışla imzalanmıştı ardından dolu şişeler midelerimize dökülmek üzere masanın kenarına dizildi. Sigara paketlerini saymazsak boş kalan orta kısım harp alanımızdı. Barış ya da teslim bayrağı yok. Hem üzerimizde de bir parça bile beyaz elbise bulunmuyor, kaybolan saatlerin geceyi getirmesiyle de ikimizden birinin temsili cenaze törenine hazır görünüyoruz.

Ağlayan kaybeder. Konuşan kaybeder. Bakan kaybeder. Yıkılan kaybeder.

Kaybeden yıkılır!

Ve ben yıkılmak üzereyim. Artık içmek istemiyorum. İçemiyorum. Paylaşmak da istemiyorum fakat yarımlanmış sigara incecik parmakların arasından masaya uzanıyor. Şişeyi mübadele alanına bırakmam gerek. Öyle de yapıyorum. Takas gerçekleşti,  zehir ciğerlerime dolmaya başladı. Başımdaki ağrı her an masaya kapaklanabileceğimin işaretlerini veriyor. Bedenime yön verecek kadar kendimde olduğumu anlamak için sigarayı tutan elimi göz hizama getiriyorum. Ateş izmarite dayanmış sağ kolum masaya. Son dumanı çekerken bulanıkça farkedebildiğim kadın da iki eliyle dayanmış masaya. Ayağa kalkıyor. Sol elim sağ avucumda sigara söndürüyor. Sevgilim sandalyenin arkasına astığı gömleğini giyiyor.  Cebinden tek bir anahtar çıkarıp masanın üzerine bırakıyor. Kafamı iyice kaldırdığımda son kez göz göze geliyoruz, arkasını dönüyor, gidiyor. Gidişinde hiç ses çıkmadı. Bitti. Tahta döşeme bile sessiz. Arkasından bakmayı kesip ayağa kalkıyorum. Kör oldum sanıyorum çünkü gözlerinden başka hiç bir şey göremiyorum, o gitti biliyorum ama gidişini göremiyorum. Terk edilişimi göremiyorum. Bu körlük halinin ardına içtiklerim de sıralanınca ayağa kalkmamın neticesinde yere düştüğümü fark ediyorum. Kalkmaya çalışmak bir kenara dursun içinde olduğum ruh halinin en güzel ifadesiyle sürünüyorum. Bozuk musluktan damlayan suyun fayansta bulmaya çalıştığı akora doğru hayatımın taklitlerle geçen ilk bir yılını taklit ederek emekliyorum. Su üzerime sıçramaya başladığında lavabodan destek alarak kalkıyorum. Aynaya bakmaya çalışıyorum yine o gözler…

Yine eriyorum.

Aynanın önünde ne varsa elimle yokluyorum. Usturamı buluyorum, önce bozuk musluğu, hemen peşine de usturanın ağzını sonuna dek açıyorum sol elim sağ bileğimi kesiyor. Usturayı ağzımla tutuyorum derken dişlerim usturanın canını alırken ustura da sol bileğimden canımı alıyor. Ellerimi su dolu lavabonun içine bırakıyorum. Ustura ağzımdan kayıp savruluyor gözlerim aynada bana bakan yeşil mavi arası gözlerin içinden savruluyor. Gözlerim kararıyor. Kara. Karanlık…

Kapı açıldı. Biraz ışık sızıyor içeri sonra güzel kokulu bir kadın sızıyor, gözlerimi aynaya dikmişim kendi gözlerimi bulmaya çalışıyorum. Ayna banyodaki ayna değil biliyorum. Kesif bir koku duyuyorum binlerce toz ve sıvının kokusunu binlerce ilacın binlerce ilaç kokulu doktor önlüğü eskitmiş duvarların kokusunu duyuyorum. Kadın az çok görebildiğim üzere  baştan aşağı beyazlığıyla yanıma geliyor. Üzerinde oturduğum sandalyeyle birlikte biraz geri çekiyor beni. Kolumu tutup bir şeyler yapıyor anlayamıyorum; karşı da koyamıyorum. Kolumdan bir sıcaklık taşıyor. Bir damla kan akıyor. Acıyor. Hala biraz acıyor. Daha da acıyor, dayanamıyorum. Kadın arkasını dönüyor kolumdan bir damla daha kan akıyor.  Çığlıklarımı duyamıyorum belli ki duyuramıyorum da.  Aynaya dönüp gözlerimi arıyorum, o sıra aynaya uzanan ellerimi görüyorum, kalemden parmakları var sonra kalemleşen ellerimin bağlandığı bileklerime ilişiyor gözlerim, dikiş izlerini fark ediyorum. Hatırlıyorum. Unutamıyorum. Aynayı parçalamak istiyorum. Kollarım yanıma düşüyor kafam geriye…  Unutamıyorum… Uyutuluyorum…

Bu soğuk sığınağın bitmez sesleri uyanmamın en büyük garantisi…

Bir hikaye anlatmak istiyorum. Pek bir önemi yoktu mayıs sıcağının…

 

*Burak CENGİZ – ( Parazit Fanzin N-6) 

 

Paylaş
Önceki İçerikdiz kapağı
Sonraki İçerikSadece Yarım Saatiniz Var
parazitfanzin
insanın şeyiyle oynamayın!

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın