Japanese Kiss-Part 2

The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

JAPANESE KISS-Part 2

*Bu yazıdaki içerik obsesif-kompulsif bozukluğa sahip olanlar için tehlikeli olabilir.
**Antidepresanlar hiçbir işe yaramaz. Sadece düşünmeyi durdurur.
***Okula gitmeyin, gidiyorsanız da fırsat bulursanız koridorlarda öpüşün!
****Aslında bunu yazmamalıyım, filmini çekmeliyim.

EXIT SOCIETY
Hayatımın en karmaşık dönemine girmiştim. Sonra hayatımda belli şeyleri değiştirmeye karar verdim, yoksa ruhum parçalanacaktı. Ve sırt çantamdan aylardır yazmadığım siyah kaplı defterimi çıkarıp şu 3 şeyi yazdım:

1.Ait olduğun yere geri dön.
2.Gökyüzünü anımsa
3. Aşırı bir şey bul ve seni dönüştürmesine izin ver.
Sonra şehre geri döndüm. Aylar sonra üniversitenin kütüphanesine dönüp bir şeyler üzerinde çalışmaya başladım. O dönem ilgimi fizik çekiyordu. Kuramsal fizik ve özellikle Big Bang üzerine bulabildiğim tüm kitapları üst üste yığıp okumaya başladım. Monoton bir eylemdi ama dış dünyadan daha eğlenceli olduğu kesindi.

Tekrar derse girmek için arada fakülteye uğramaya başladım. Gittiğim ilk gün 3 no.lu planı gerçekleştirmek için hızlı bir yol çizmem gerekiyordu. Otomat Girl, ben bunları düşünürken karşıma çıktı. Gerçek adını ya da bölümünü bilmiyordum. Genelde fakültedeki otomat sıralarında karşılaştığım için ona bu ismi vermiştim. Kalabalık amfide, yanıma düşmüştü. Son 2 yılda hiç konuşmasak da defalarca karşılaşmıştım onunla ve yine birçok kez göz göze gelmiş, farkında olmadan birbirimize dair birçok detayı öğrenmiştik. Şimdi yanımdaydı ve biraz dikkatli olsam kalbinin dakikada kaç kere attığını bile söyleyebilirdim. Ama sanırım bu kadar yakın konumlanmamamız ve benim gözlerine bu kadar yakından bakma şansına sahip olmamam gerekiyordu. Ve bütün bunlar olurken, yazın başlangıç evresinde hafifçe yanmış kolunun sıcaklığını hissetmemeliydim. Ve yine bunlar olurken, ikimiz de sanki fark etmemiş gibi yaparak, bu anı hile yoluyla uzatmayı denememeliydik. Ve sen, Otomat Girl, benimle göz göze geldiğinde bakışlarının ardındaki yabancı anlamı gizleyebileceğine ikimizi de inandıramazdın.

OTOMAT GIRL

Ders arasında kahve almak için otomata yöneldiğimde, kendimi tekrar Otomat Girl’le karşı karşıya buldum. Üzerinde siyah bir tişört vardı, siyah oje ve koyu bir ruj. Göz göze geldik. İki insan göz göze geldiğinde, sn.de binlerce elektron birbiriyle temas eder. Bu iki ruhun birbirini tanıma biçimidir. Ve ben onu 2 yıldır tanıyormuş gibi ve birkaç dk. önce yan yana değilmişiz gibi dostça elimi uzattım. “Merhaba” dedim. ”Seninle daha önce 66 defa karşılaştık.67.de tanışmamız gerekiyordu.” Ve o, bütün bunlar olağanmış gibi, karşılık verdi:
-67.’yi bekliyordum ben de.
Tanışmamız biraz zaman almıştı (yaklaşık 2 yıl), bu yüzden iletişim sürecinin biraz hızlı olması gerekiyordu. Yaklaşık 10 dk. boyunca –konuştuğumuz şeyler dünyanın en önemli şeyiymiş gibi- birbirinden kopuk cümlelerle –oradan oraya atlayarak- konuştuk. O dönemlerde, davranış tarzım tümüyle matematikseldi, plana saygısızlık yapamazdım. 10 dakika sonra, 207 no.lu amfiye gelmesini isteyerek oradan ayrıldım.

10 dk. sonra, o saatlerde boş olduğunu bildiğim 207 no.lu amfiye girdiğimde, kapının hemen yanındaki sıranın üzerinde oturan “Otomat Girl”ü gördüm. Erken gelmişti. Bu iyiye işaretti. Kendi kendine Koop Island Blues’u mırıldanıyordu:
“We ran out of time
Now you’re looking for me
Or anyone like me”

Beni görünce sustu:
-Heyecanlı mısın, dedi. Ben öyleyim.
-O zaman göster, dedim.
Elimi kalbine götürdü. Zihnimde o kadar karmaşık düşünceler vardı ki hızını algılayamadım.
Zaman benim için bir süredir durmuştu. Saate baktım. Derse geç kalmıştım. Hızlı olursak, belki dersi ortasından yakalayabilirdim. Bana sigara uzattı. ”Yasağı delmek hoşuma gidiyor” dedi. Devam etti: “Beni nereye götüreceksin?”
Cevap vermedim. İfadesinde muzipçe bir gülümseme vardı:
-Yoksa beni öpecek misin?
Bu bir filmin içinde olmak gibiydi. Bir şeyi bekliyorduk ve onun için hazır olmamız gerekiyordu.
“Belki de seni tanımadan önce, o yabancı ifadenden öpmeliyim”, diyorum
Ellerini dudaklarına götürüyor ve gözlerini bana dikerek şunları söylüyor:
-Bir kadın niçin ruj sürer. Ve rujumun dağılması –açıkça yok olması- beni istediğinin bir göstergesi mi olurdu?

SONSUZLUK+SONSUZLUK

Otomat Girl’le olan diyalogumuz tahmin edileceği gibi geçince, apar topar derse girdim. Kalabalık ve karma bir ders olduğu için o da benimle gelmişti. Sonuçta tanışmamız çok yeniydi ve biraz konuşmamız gerekiyordu. Sözcükler anlamsızdır ama konuşmak iki kişinin birbirine karşı zaman kazanmasına yardımcı olur. İnsanlar uzun planlar yapıyorlardı, oysa ben bir saatten daha ötesine dayanan tüm planları ve uzun vadeli planların sıkıcı insanlarını hayatımdan çıkarmıştım. Tahtanın önünde hoca, büyük bir coşkuyla 2100’lerin dünyasına ilişkin siyaset teorilerinden bahsediyordu. Hemen söz aldım. Ve yaklaşık 5 dakika boyunca –şu an tek cümlesini anımsamadığım- o an çok mantıklı görünen bir dizi şeyi art arda sıraladım. Arka sıralardan itiraz edenler oldu, sınıfı bir uğultu kaplamıştı. Bense biraz susamıştım. Ona döndüm ve “yanında su varsa, bana verir misin” dedim. Çantasını açtı ve bir pet şişe çıkardı. Aylardır suya uzak kalmış birisi gibi, bir dikişte içtim.

Aslında bu dünyada hepimiz tek başınaydık ve artık bunu umursamıyorduk. Tekrar kaldığım yerden konuyu yakalamak için hocadan söz istedim ve şunları söyledim:

-Tek sonsuzluk yoktur. Sonsuzluklar sonsuzdur. Mesela tam sayılar kümesi i dereceden bir sonsuzluksa, reel sayılar kümesi kümesi i+n dereceden bir sonsuzluktur.
Hoca, hemen söylediklerimi onayladı ve coşkuyla anlatmaya devam etmek için sözü eline aldı. Bu sırada arkalardan emo görünümlü bir kız, sırıtarak son söylediğim cümleyi yanındaki arkadaşına tekrar ediyordu. Bunun üzerine ona döndüm ve “Marx deyince Marx&Spencer’ı anlayanlar sussun” dedim. Bunun ardından kalabalık amfideki uğultu daha da çoğaldı.
Bunlar yaşanırken Otomat Girl, sıranın altından gizlice elimi tutmaya devam ediyordu. Usulca bana yaklaşarak şunları fısıldadı:
-Yani sen bir dereceden sonsuzluksan, ben başka dereceden sonum.
Her şey çok hızlı gelişiyordu. Ve o yıllarda düşündüğüm tek şey de buydu.
-Bir şey hem çok tanıdık hem de çok yabancı geliyorsa 2 olasılık vardır, dedim. 1.Paralel bir evrende karşılaşmışsınızdır 2. O, senin paralel evrenindir
– Yeni bir şarkı keşfettim, dedi. Bunu dinlemeni istiyorum.
Telefonun kulaklığını bana uzattı. Çalan şarkı “The Cigarette Duet”ti. Şöyle başlıyordu:

“It’s just a cigarette and it cannot be that bad
Honey don’t you love me and you know it makes me sad?”

Ben şarkıyı dinlerken, gülümseyerek bana baktığını gördüm: ”Ders bitince yine 207 no.lu amfiye gidelim. Sigara içelim. Bu şarkıyı dinleyerek…” dedi.
Bunu duymak tekrar beni gülümsetti. Son birkaç yıldır çılgın kalabalığın ortasında, bütün duygulara uzak biçimde sürdürdüğüm varoluş mücadelesini anımsadım ve şöyle dedim:
-Sana Japanese Kiss’ten bahsetmiş miydim…

Öykü(ya da film) burada bitiyor. Her başlangıç özünde bir sona dönüştür!

Daha Fazla İçerik...