Kadıköy’de Jamais Vu

The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

Kadıköy’de Jamais Vu

BtWRYcrCIAEIIrh

deja vu’nun bir de tersi vardır.
buna jamais vu denir.
sürekli aynı insanlarla karşılaşıp aynı yerlere gidersiniz,
ama her seferinde ilk kez olmuş gibi hissedersiniz.
herkes her zaman yabancıdır.
hiçbir şey tanıdık gelmez.
Tıkanma, Chuck Palahniuk

Olaylar, yıllar önce, liseyi yeni bitirdiğimiz dönemlerde, bu yazının anlatıldığı dönemden hemen sonra Kadıköy’de geçmektedir: http://beatkusagi.com/anarchy-in-kadikoy/

 

Her şey birden başlamıştı. Kadıköy’deydik, sahilde üç kişi Pearl Jam’den Black’i çalıyordu. Defalarca dinlemiştim bu şarkıyı. Bundan emindim. Ancak sanki ilk kez duyuyormuşum gibi geliyordu. Geçmişle aramdaki bağ bir anda kopmuştu. Saati görmek için kolumdaki saate baktım, durmuştu, belki aylardır bozuktu. Yeni fark ediyordum. Şarkı çalmaya devam ediyordu:

All the love gone bad turned my world to black
Tattooed all I see, all that I am, all I’ll be… yeah…

Belki de bu yüzden anımsadıklarım içinde en önemli olan şeyi, “Arayış”ın dövmesini vücuduma kazıtmaya karar verdim ve koşmaya başladım. İlk kez görüyormuş gibi geçiyordum, Kadıköy’ün sokaklarından. Tanıdık yüzler gördüm, adımla seslenen insanlar… 

Karanlık bir odada 30’lu yaşlarında rastalı bir kadın duruyordu. Göz göze gelir gelmez kolumu gösterdim, “Arayış” yazmanı istiyorum, dedim. Hangi dilde istediğimi sordu.”Antik Mısır” dilinde olabilir dedim. ”Ya da en çabuk hangi dilde yazabiliyorsan.” “Tamam, yarın gelebilirsin. Şimdi kapattık” dedi. Hayal kırıklığına uğramıştım. Yarın yoktu, belki de hiç olmayacaktı. 

Oradan ayrıldım.Kaldırımda, insanları izledim. Onların endişelerini, hüzünlerini ve umutsuzluklarını…  Kaldırımda zaman geçirdikçe insanların kendilerini neden bir eve, ilişkiye ve ülkeye kilitlediğini anlayamaz olmuştum. Yoldan geçen birine saati sordum.18.35’ti. Bir mekan biliyordum, her gün bu saatlerde The Doors’tan The End’i çalan. Ve oraya çevirdim yönümü.

Tanıdık görünen yüzler vardı mekanda. Muhtemelen hepsiyle daha önce bir şeyler konuşmuştuk. Ama şimdi yabancı görünüyorlardı. Neyi paylaşmıştık, neyi konuşmuştuk, önemi yoktu. Sulandırılmış bira ortaktı ve yıllar geçse de aynı şarkılar çalıyordu radyoda. The End’i çalın, dedim.
”Bu şarkı için henüz çok erken”dedi DJ.  “Olsun, yine de çalın” dedim.

Saat 3, bir şeyler yapmak için ya çok erken ya da çok geç demişti, Sartre. Öğleden sonra The Doors dinlemeye başlamanın öğleden sonra içmeye başlamaya denk olması gibi bir şeydi bu. 18.35 de öyleydi.

eternal-sunshine

Sonra ben de katıldım onlara. Rock tarihinin son 50 yıldaki dönüşümünden, hala çok popüler olan “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” ve “Requiem for a Dream”den konuştuk. The End çalmaya devam ediyordu. Çevremde üç kişi vardı. Hiçbirini tanımıyordum –lakin bunu desem çok kaba görünecekti-. Muhtemelen defalarca konuşmuştuk. Tekrar onlara döndüm ve bir çırpıda şunları söyledim:

-21. yüzyılda, Kadıköy’de bir barda önümde duran Tuborg marka biranın içine bir kelebek düşmüştü. Onun kurtulmasına yardım ettim. Kelebek biraz yalpaladıktan sonra uçmaya çalıştı ama sarhoş olmuştu bir kere. Oysa biz insanlar uçmayı denemek için alkole başvurmayı severiz.

-Eski bir masal anlatıyorsun sanırım, dedi Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dan etkilenerek saçını maviye boyatan kız. İsmi “Kelebeğin çığlığı” Masalın sonunda kelebek ölüyor.

Championship Manager tişörtlü genç hemen söze dahil oldu: Oyunda yönettiğim takımla 3000’lere dek geldim. Yani oradaki gerçeklikte yaklaşık 1000 yıl ileride bulunuyorum.

Zamanla ilgili düşünceler tekrar zihnime saplandı. Çok zaman kaybetmiştik. Onların ifadesine baktım. İfadeleri “sanki bir şeyleri kaçırıyoruz ama bunu önemsemiyor gibiyiz”di.

“Ben gidiyorum” dedim. Nereye olduğunu sordular.
“Nereye olursa” dedim.

Bir şarkı yazdım, dedi CM tişörtlü genç, sözleri şöyle:
Finding nowhere man
In nowhere land
For nobody

-Bu doğrudan The Beatles çakması, diye atıldı mavi saçlı kız.Hatta şarkının ismi Nowhere Man!
-Ne önemi var, Bitter Sweet Symphony de Rolling Stones’dan araklama, diye cevap verdi o da.
-Rolling Stones, komple The Beatles çakmasıdır, demişti John Lennon; diye karşılık verdi kız.

Ve onlar böyle devam ederken ben tekrar sokağa çıktım. Aylardır bozuk olan kol saatimi kolumdan çıkarıp fırlattım olabildiğince uzağa. Caddede insanlar yoğunlaşmaya başlamıştı.Mutlu olmaya çalışan yüzler gördüm.

tent

Gecelerin 6 ay sürdüğü şehirler vardı, uzakta. Ve bir şarkı biliyordum. Sözlerinde, “belki bu gece güzel olur” diyordu. Zamanı gelince gidecektim, gerçek bir gidiş –dönmemek üzere- gerçekleşmeliydi. 6 aylık bir gecenin başlangıcında gidecektim ve bu şarkı çalacaktı: “Belki bu gece güzel olur.”

Sahip olduğum her şeyi bir sırt çantasına sığdırabildiğim an geldiğinde, dönmemek üzere bir yolculuğa çıkmaya karar vermiştim. Kuzeye gidecektim. Ya Alaska üzerinden ya da Sibirya… Kuzey Kutbu’na doğru. Kafka’nın dediği gibi ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir.

Yıllar geçtikçe, sahiplendiğim şeylerin sayısı hızla azaldı, siyah kaplı bir defter ve The Wall’la dünyanın sonuna gidebileceğimi fark ettim. Bir gün defterimi kaybettim ve şiir yazmayı bıraktım. 2 yıl önce bir gece yarısı o güne dek zihnimde uyanan en canlı şiirin dizeleri aklıma geldiğinde yanımda defterim yoktu. –Sonra ne oldu? Şiir oldum.En ıssız kaldırımlara tanıttım onu, şiir canlanmıştı.

Bütün metropol ve tanımadığım milyonlarca insan… Şiir bizi anlatıyordu. Ve aslında fırsat buldukça sokaklarda öpüşün. Duvarlara şiir yazarak, onları anlamsızlaştırabilirsiniz de…

Pearl Jam’den Black, bir haftadır zihnime saplanmıştı.Saat 04.00’dı.Moda’da bir banktaydım. Saatlerdir anlatmaya devam ediyordum. Sayıca oldukça kalabalıktık. Pearl Jam’den Black’i tekrar çalın, dedim.Güneş’in doğuşunu Black’le karşılayalım.

Ve gece hiç bitmesin, dedi mavi saçlı kız.
Anarşizm siyahtır, dedi Championship Manager tişörtlü olan.
Bankın çevresinde toplanmış kalabalık aynı anda şarkıya eşlik ediyordu. Kolektif bir çılgınlık hakim olmuştu herkese:

black
“I know someday you’ll have a beautiful life,
I know you’ll be a star in somebody else’s sky,
But why, why, why can’t it be, can’t it be mine?”

Çığlık çığlığa bağıranlar gördüm, şarkıyı söylerken öpüşen çiftler ve orada kalabalığın hemen köşesinde ağlayan bir kız…

Ve sustum. Defalarca yaşanmış gibiydi bu an. Ve orada bankın çevresindeki bütün insanlar… Deneyimlenebilecek her şeyi deneyimlemiştik. 4 ay önce kaldırımlarda dolaşarak, uyuşarak, yabancılaşarak ve sokak aralarında her seferinde yeniden keşfedermiş gibi yaşamın zehrini içerek serserilik ettiğimiz günleri düşündüm.

Birlikte yazmaya çalıştığımız şarkıları, bitmeyen sınav dönemleri ve aynı düzeyde okullardan nefret etmişliğimiz… Duvarlara yazdığımız tek dizelik şiirler… Bir gün zaman makinesini bulacağımıza gerçekten inanmıştık. Gidecektik buradan, başka bir zamanda ve başka bir evrende buluşacaktık tekrar. Dönmemek üzere gidecektik.

Bazı boyutlarda gece hiç bitmezdi ya da gün ışığı sonsuzdu. En sevdiğim filmin ismi Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dı bir zamanlar ve sürekli bir deja vuyu anlatıyordu. Sonsuz gün ışığına inanıyordum. Gün ışığında, otobanda sonsuzluğa sürmeye inanıyordum.

Yanıma geldi ve “bir dövme yaptırmaktan bahsediyordun az önce” dedi.”Nasıl oldu, merak ettim.”
-Arayış yazdırdım, dedim. Eski Mısır dilinde.
Ve göstermek için gömleğimin kolunu kaldırdım ama sözcük yoktu. Silinmişti ya da hiç yazılmamıştı.
Uzun gece bitiyordu.Sağıma döndüm ve ağlayan kızı gördüm: Bir şarkının her seferinde, ilk sefer hissettiğin şeyi hissettirmesi nasıl olur sence, dedi.
-Bazı duyguları ancak bazı şarkılarla keşfedebilirsin.
-Nasıl?
-Jamais vu!

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın