The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

Kafka’nın Milena’sı

Kafka, Milena’yla 3 kez görüştü. Viyana’da bir otelde birlikte geçirdikleri 4 güne dair detaylar hiçbir kaynağa aktarılmadı ve büyük bir sır olarak kaldı. Bu buluşmadan kısa süre sonra ise ayrıldılar.Bir zamanlar, sinemaya dair en heyecan duyduğum projelerden birisi bu 4 günü anlatan bir film çekmekti. Sonra bir düş gördüm. Bu yazının ana hatları gerçek, geriye kalan kısmı ise düşe aittir.

?Ama düş ne kadar gerçek, gerçek ne kadar düştür?
??Milena, senle hiç karşılaşmamalıydım, demişti Kafka. Söylediklerine kendisi de inanmayarak??
???Milena, Kafka’yla bir araya gelseydi, varoluşçuluk belki de hiç doğmayacaktı???

Cafe Arco (Prag)

Onu ilk kez bir cafede gördü Franz K. Önünde küçük bir defter vardı, acelece bir şeyler karalıyordu. Son 2 saattir hiçbir şey yapmadan, aynı masada önündeki kahveyle ve gazeteyle oyalanıyordu Franz. Şimdi karşısında Milena vardı. Prag’ın edebi çevrelerinin doluştuğu bu cafede, bohem bir kadın. Ne yazıyordu, yazacak ne vardı?

O bunları düşünürken, Milena’yla göz göze geldiler. Ona diktiği bakışlarını yakaladı kadın, göz göze geldiler. Gözleriyle “ilk kez bakışıyoruz ama belki de seni tanıyorum” dedi Milena. Franz gözlerini kaçırdı ama tekrar ona baktığında hiç ayırmadan Milena’nın üzerine diktiği gözlerini buldu. Şimdi gülümsüyordu. Bundan sonra her şey çok hızlı yaşandı. Milena, gayet olağan bir tavırla masaya Franz K.’nın yanına oturacak, Avrupa siyasetinden, anarşizm ve edebiyattan konuşacaklar, yazdığı birkaç pasajı gösterecek ona Franz ve sen “Franz K. mısın” diyecek Milena büyüyen gözlerle ve Franz K. Milena’nın büyük gözlerine aşık olacak, biraz kahve içecekler, biraz konuşacaklar…

Yüzlerce yıl önce şöyle yazmıştı bir yazar(böyle bir yazar hiç yaşamamış da olabilir (ya da bunu yazan ben de olabilirim)): “İlk görüşte yaşanmayan bütün aşklar sahtedir.” Ve yıllar sonra şöyle diyecekler: Franz K. Milena’ya böyle sıradan bir Prag öğleden sonrasında, bir cafede, kahve içerken, birdenbire aşık oldu.

Milena’ya Mektuplar

İlk karşılaşmadan sonra Milena ve Franz mektuplaşmaya başladılar. Başta her şey çok olağan başlamıştı. Ancak mektuplaşma sıklıkları arttıkça, birbirlerine sözcüklerle dokunmanın yolunu keşfettiler. Yazmak onları birbirine yaklaştırdı ve Viyana’da görüşmek için anlaştılar…

Viyana’da 4 Gün

Viyana’da bir otelin önünde ilk kez buluştuklarında, Kafka utangaç, Milena ise heyecanlıydı. Yazdığı mektupta, “Viyana’da buluştuğumuzda karşılaşır karşılaşmaz beni öpecek misin” diye sorduğunda Milena, Franz K. çok daha fazlasını yapabileceğini ima etmiş ama onu karşısında gördüğünde ofiste sıradan bir müşteriye uzatır gibi elini uzatabilmişti ancak.Bu Milena’nın sımsıkı ona sarılmasına engel olmayacaktı.Mesafeler uzadıkça ve sevginin şiddeti çoğaldıkça sarılmanın şiddeti de artıyordu.

”Biraz yürüyelim” dedi Milena. Haziranın iyimser sıcağı insanlara bulaşmıştı. Viyana sokaklarında canlı bir akım vardı. Ve anlatmaya başladı Milena, kopuş noktasına geldiği evliliğinden, Avrupa’nın düştüğü umutsuz durumdan, Prag’daki edebiyat çevrelerinden bahsetti.Yaklaşık birkaç dakika arayla, cümleyi her bitirişinde gözleri Franz K.’yla buluşuyor, ikisi de gayet normalmiş gibi bu karşılıklı bakışları uzatmayı deniyor, genellikle daha utangaç olduğu için gözlerini ilk kaçıran Franz K. oluyordu.

Sokakta amaçsızca yürüdükleri birkaç saatin ardından bir mekana geçtiler. Milena kırmızı şarap söyledi, Franz K. ise sadece bira. 3 saatin ardından Franz K. bir şeyler söylemesi gerektiğini hissediyordu ancak mektup yoluyla geride bıraktıkları yüzlerce sayfanın ardından sanki ne söylese anlamsızlaşacaktı. Cümlelerin yetersiz kalacağını hissediyordu:
-Yazmaya başladım. Çünkü edebiyattan nefret ediyorum, dedi.
Milena’ya döndü. Kolu koluna değiyordu. O an için dünyanın birbirine en yakın iki insanıydılar. Bunu fark eden Milena “Dünyanın en yakın iki insanı gibi davranabiliriz bence” dedi.
-Ama yine de hep uzak, dedi Franz K.

Milena’ya, onun tuttuğu şarap kadehine ve aşık olduğu gülümsemesine baktı:
-Bir insanın hayatının bütün anlamını tek kişide bulması çok garip, dedi. İşte şimdi benimlesin. İstersen şu an birlikte ölebiliriz de…
-Şu an sadece seninleyim, dedi Milena usulca.
-Ve ben bundan sonraki anlarda da benimle olmanı istiyorum dersem, çok mu cüretkar bulurdun?
-Ve ben bundan sonraki anlarda da, o bütün anlarda, seninle olmak istiyorum.
-Viyana ya da Prag yerine, Pasifik’te bir adada karşılaşsaydık, bütün bu prosedürlere gerek kalmadan seni sevecektim.Sevmek için çok daha fazla zamanımız olacaktı.

Gecenin yaklaşmasıyla mekanın matlaşan ışıklarına baktılar. Birkaç sn. dünyanın en önemli şeyiymiş gibi bu ışıkları izlediler. Ve Milena sımsıkı Franz K.’nın elini tuttu.

-Elini elimde bulabileceğime inansaydım hep, dünyanın sonuna giderdim,dedi Franz K. Ama yavaşça öleceğim.
Sus, işareti yaptı Milena. “Biraz yürüyelim.Viyana asla bu kadar güzel olmayacak bir daha”

Sokakta amaçsızca oradan oraya savrulduktan sonra yoruldular ve otele dönmeleri gerekti. Odaya girer girmez çalışma masasının başına geçti Franz K. Milena suskunlaşmıştı. Zaman zaman bir şeyler söylemesi için Franz K’ya baksa da, Franz’ın söyleyeceği hiçbir şey yoktu. Bu suskunluk, bir saat boyunca devam etti. Sanki aralarındaki bir bağ, birkaç saat önceki o iyimserlik dalgası bir anda paramparça olmuştu. Bir şeyler söylemek için ayağa kalktı Franz K. Elleri cebinde biraz volta attıktan sonra Milena’ya döndü ve “Ben anlamsızlaştım. Artık bir yabancıyım” dedi.

Bunu söylerken, Milena’nın gözlerine bakmaktan özellikle kaçırıyordu kendini. Çünkü onunla göz göze gelirse bunları söyleyemeyeceğini biliyordu. Eğer onun gözlerine bakabilseydi, Milena’nın sessizce ağladığını görecekti. Ve sadece büyük acılarda buluyordu insanlar sessizce ağlamanın bir biçimini.

Tekrar masaya geçti Franz K. “Ben biraz çalışacağım” dedi.
Önünde boş bir sayfa duruyordu. Eline kalemi aldığı anda elinin titrediğini fark etti. Kalemi elinde tutamıyordu. Bu bir nöbetin başlangıcı olabilirdi. Buna karşın yazmayı denedi. Ama sözcük yoktu. Almanca yok olmuştu. Almanca hiç var olmamıştı belki de.

Milena’ya döndü ve karşısında ona aşkla bakan gözler gördü ve şöyle dedi:
-Dönmeliyim karanlığa, dayanamıyorum güneşe
-Gitmeliyiz.
-Uykusuzluğumuzun nedeni aynı.
-Gözlerini kapa, gün ışığı içinde.