Kahraman Atın Kolsuz Kadını

Collier, Lady Godiva
The following two tabs change content below.
afroditgemisi

afroditgemisi

Yazmak benim için geri dönüşüm. Zihnin atıklarından büküp, bilincin sularına bıraktığım kağıt gemiler gibi yolculuğa çıkıyor. karanlık bir oda kurdum. Siyah kağıtlara siyah sözcükler karalıyorum. Merak ediyorum sadece merak, cevabı bulmak için değil bulmaca labirentinde oynamak için yazıyorum
afroditgemisi

Latest posts by afroditgemisi (see all)

Deforme olmak istiyordum. Keskin tutkular zamana karşı, başka varoluşun sabırsızlığıyla günlerce acı çekmeme sebep oluyordu. Parçalara ayrılan gövdemi, başka bir doğum sancısına yer verme isteğiyle dolup taşıyordum. İsterik çığlıklarımı yaşamın hangi köklerden oluştuğunu kestiremediğim, ama o köklerin aracılığıyla edilgen şehvetin etine dikip, gezegenin tüm gizlerini, başkalaşan varoluşları yutmayı arzuluyordum… Lucifer, boynum ve saç diplerimin arasına, ağzını bir olta gibi dalgalanan deniz sularına atıyor, batırdığı eril nefesi zevkten boğuluyor ve milyonlarca su küreleri yaratıyordu. Günleri deviren saatlerde, boynumdan sırtıma damlayan kan suyunu soyuyordu. Kendimi geniş bir havzada biriken haz kuyusu gibi hissetmeye başladım. Bir süre sonra bu his daha da derinleşmeye başladı. İçimde türlü, türlü yaratıkların yaşadığı, karanlık okyanusun derinliklerinde beni yiyen, tenimi kemiklere bırakan, başka yaratıkların olduğu duygusuyla, kendimi dünyaya ördüğüm krallığın iktidarına kaptırmıştım…

Düşlerim bir an somutlaşıp yok oluyor, bu yansıma ve yanılsamalar, suratımı aynalarla dolu bir tiyatro odası gibi garip bir havaya sokuyordu. Salondaki koltuklarsa bomboştu… İnsanları binalardan, kurumlardan, gün içinde boş geçen uğraşlarından alı koyup, sahnenin karşısında kırmızı boş koltuklara karalayıp, kendime has çizgilerle kelepçeliyordum. Sahnedeki ziyafetim denek bir izleyici tarafından, savaşın ve düzenin farklı bir resmini çiziyordu. İnsanlığın tok karnını sıkan, köleliğin sembolik kemerinde paradoksu gerçek kılıyordum. Esrarlı oyunlarıma bir cevap aramıyor, sorularla nitelendirmeye çalışmıyordum. Bilmece labirentinde gezinme haliydi bu… Bir palyaço gibi ruhumda aşırılığa kaçan davranışlarımı gözlemleyebiliyordum ve bunu sadece ben bilmeliydim. Bu da derin bir sessizlik demekti. Susmak, çığlık atmak ve susmak demekti…

Bir deli kılığında, kimsenin göremediği öldürücü bakıştaydı tüm sır. Beni var eden bu gizemli belirginleşme, rengini ayırt edemediğiniz, bakışlarımdaki o çocuksu ve cahil gülümseyişimin gerisine gömülen, aptal hayatları alaya aldığım gerçeğiyle yalnızdım. ‘’Bu bir tercihti, bazen bir sürükleniş’… Kelimeleri birkaç saniye içerisinde zihnimde susturuyordum. Geçmiş, gelecek, zaman, üstün(süz) aklı ve dayatılan pişmanlıklar ülkesini; kendi krallığımda ıslak bir bez parçası gibi insanların dünyasına fırlatıyordum. Sezgilerle, güdülerin ormanında, en acımasız suçlarınızı işliyordum minik bileklerimde ve ancak ruhum değişim, türlü boyutlar geçirdiğinde yeni bir söz söyleme isteğiyle dolup taşıyor ve bunu söylemek için sabırsızlanırken, yüzlerdeki maskeler yeniden anlamsızlığa bırakıyordu kendini. Bunu görebiliyordum. Bu durumla baş başa kalmak yine susmak, çığlık atmak, susmak demekti…

Yuvarlak çarkta tekrar eden, baş döngüleriyle flulaşan, cümleleri bir fare gibi gerçeğe kemiren -? -gelişim vaat eden sözcükler; ‘’Kurcaladığım bir avuç tozdu. İnsanlar temelinden sarsmak istediğim kumdan bir şatoydu’’… Boşlukta yılbaşı süsleri gibi parlayan, hastalıklı bir nostalji yalanıydı. Geriye daha saf, daha yalın biçimlerin yüzeye çıktığı, karanlık ve ışığın gökyüzünde karıştığı, yabancılaşan sözcüklerden ayıklanmış, mekânı başka bir kokuya, dilsiz bir ağzın tünelindeki ilkel bir kaynağa sürüklemişti… Haz bahçesinin kapı deliği acıyla örseli ve arkada kalan giz-perest düşünceler, tünelin bitimsiz yolculuğuna devam eden buluşmalara bırakmıştı. ‘’Işık böyle yaratılmalıydı. Gölgeler bir sığınak değil, ruh başka bir gezegende beden bulmuş, ilkel bir mağara gibi yeniden doğmalıydı’’… Evrenin döl yatağında düşler kurup, araba ve duman kokusundan uzak, canlı bir makineye dönüşen fantezileri sokaklarda özgürce göstermek, dünyanın her ucuna yürüyüp bağırarak duyurmak istemiştim… Çarpık sevişmeler, doğuma uğramayan kısırlaşmış insanların günlüklerinde, üstü perdelerle çekilmiş; Utançla-açlığın çiftleşip -kısırlaşmış ruhların doğurduğu anlardı… İtirafları ifşa etmeye kalkıştığımda, zaman zaman başka insanların düşünceleri tarafından istila ediliyordum. Bu eğilim ve kestirilemez edilgenliğim, ölüm ve cinselliğin arasında kıpırdayan, ipin ince yüzeyinde yürümeye çalıştığım ve yaşamın hangi yüzeyinde düğümlendiği belli olmayan bir sallantıda haz nesnesi gibi sarkıyordum.

İfadesiz maskelerin hüsranlı sahnesinde, kollarım ve bacaklarım zehirli bir çengelde uzuyordu… Ete saplanan sivri nesneleri, uyuşmuş ağrıları bedenimin oyuklarından söküyordum. Tenlerden salt seslerin kopuşu, kulaklarımda bozuk Jazz etkisi yaratabiliyordu…  Sakıncalı dans, kollarımı ve bacaklarımı koparmıştı. Gülünç ve ağrılı bir mizah duygusuyla baş başa kalmıştım… Kahraman atın kolsuz kadınıydım. İçimdeki evrene tırmanabileceğim ve kaosu yatıştırabileceğim kollarım yoktu artık. Atımı özgür olmak için yeniden doğurmalıydım… Vahşi, yabanıl ve güdüleri henüz anlaşılmayan bu hayvan, bacaklarımın arasında -benim sayemde bilincini ve doğumunu kavrayacaktı… Bu özgürlük arzusu ve içimdeki evrene tırmanma yolculuğunda, doğurduğum atın eski köklere bağlı oluşunu unutmamalıydım. İhanet etmediğim sürece ruhum uzay boşluğuna fırlamayacaktı… Eski köklerin ihanet dediği kural; üst bilincimde doğurduğum hayvanı(çocuğu) inkâr etmeyeceğim anlamını taşıyordu… Bu inkâr; kendi yarattığımız pisliğe bulaşmanın kibriyle, katili başka sebeplerde, başkalarının zihninde aramakla geçirdiğimiz ihanetler silsilesiydi… İnsanlar yansımalarla yaşıyor, aynaya bakmayı ret ediyordu. Ruhlarımızı uzaya, amaçsız bir hissizliğe fırlatıyorduk. Artık biliyorsunuz savaş, kan, tecavüzlerin ve hatta kestiremediğiniz olasılıklar olarak nitelendirdiğiniz, daha korkunç kötülükleri içinizde nasıl da sessizce işlediğinizi biliyorsunuz

’Canavar susmaz’’… Bayanlar baylar…

burçin pehlivan

 

 

 

Paylaş
Önceki İçerikYalnızlık Üzerine
Sonraki İçerikJapanese Kiss-Part 2
afroditgemisi
Yazmak benim için geri dönüşüm. Zihnin atıklarından büküp, bilincin sularına bıraktığım kağıt gemiler gibi yolculuğa çıkıyor. karanlık bir oda kurdum. Siyah kağıtlara siyah sözcükler karalıyorum. Merak ediyorum sadece merak, cevabı bulmak için değil bulmaca labirentinde oynamak için yazıyorum