Kamp Günlükleri

The following two tabs change content below.
birtutambulut

Latest posts by birtutambulut (see all)

Çadırımı ve müziklerimi taktım koluma ve düştüm yollara. İlk hedefim Trakya bölgesi, sürekli havasını solusam da burayı ciğerlerimde tadabilme zevkine ulaşamamıştım. İşte bu yüzden Tekirdağ, Saray’a bağlı çamlıköy adında bir beldede başladım kamp macerasına. Sahil şeridinin daha da kuzeyinde İğne Ada adında bir yer var, orada da kamp yapmak zevkliymiş fakat oraya gitme fırsatım olmadı. Şimdilik çamlıköy macerası var sepetimde.

İlk günün notlarıyla başlayalım:

Gökyüzünde bu kadar yıldız olduğunu fark edememiştim. Kendimizi hapsettiğimiz şehirlerde o kadar sahte ışık var ki etrafı kaplayan yıldızları unutmuşuz. Çadırın kenarında oturuyorum. Önümde kızıl bir sıcaklık ve karanlığa karışan dumanı… Ateş böceklerinin sesi duyuluyor. Kafamı kaldırıyorum, ağaçların dalları sarmış gökyüzünü ve aralarına serpiştirilmiş yıldızlar. Tıpkı ağacın meyveleri gibi duruyorlar.

20140727_192649

O kadar patika var ki insanlar kaybolmak istemiş doğanın ortasında ya da kaybolmak demeyelim de var olmak diyelim. Patikalar ormanın derinliklerine doğru yavaşça siliniyor. Orman yutuyor ayak izlerini. Hiçbir ize gerek yok burada. Kendini kaybedip ormandan bir parça oluyorsun. Rüzgar hatırlatıyor gizlenmiş hakikatleri.

Gecenin gizemi iyice kapladı etrafı. Ufak bir ışık var yanımda, arasıra yanıp sönüyor. Bazen görmeden yazıyorum o kadar güzel ki sanki kalemle konuşuyor gibiyim. Kelimelerin nereye gittiğinin bir önemi yok, doğa yutuyor kalemle kağıdın dansının ayak seslerini…

Çıtırtılar geliyor gecenin karanlığından. Yabani birkaç hayvanın soluk sesini hisseder gibi oluyor insan. Yabani… yabanda yaşayan yani. Düşünüyorum da asıl yaban olan hergün yaşadığımız ya da yaşam süsü verilmiş o yerler.

İlk gün upuzun ve dalsız bir ağaca tırmanmaya çalıştım. Biz buna gökyüzüne yakın olma isteği diyelim. Kollarımı ve bacaklarımı keserek hüsranla inmek zorunda kaldım.

Gece uyuyamadım, çadırın yanında yürüyen bir şey vardı. Ayak ve nefes seslerini duyabiliyordum ancak göremiyordum. Saatler sabaha yaklaştığında ben hala uyuyamamıştım. Çadırdan ayrıldım, çadırdaki ilk maceranızsa biraz nefesiniz daralıyor. İyi ki çadırdan çıkmışım, elimde bir fenerle ağaçların az olduğu bir tarafa doğru yürüdüm ve oradan gökyüzüne baktım. Yıldızlar o kadar çoktu ki şekillerinden hayal kurulabilecek kadar ya da bir yol çizebilecek kadar.

Sabah uyandığımda çiy tanelerinin buharlaştığını görebiliyordum. Çadırda öylece uzanıp yerden göğe yükselen o bulanıklığı izledim. Sanki toprağın ruhu bedenini terk ediyor gibiydi.

Kamp ateşi için dün topladığım kuru dallar bitmişti. Yenilerini toplamak ve biraz da ormanın gizemine karışmak adına koyuldum yola. Şimdi bir yol düşünün; kurumuş yaprakların toprağı gizlediği bir yol, iki yanında çukur ve çukurun içinde irili ufaklı taşlar var. yolun iki yanı ağaçlarla kaplı, gövdelerine sarmaşık sarılmış ağaçlar. Yemyeşil bir örtüyle çevrelenmiş bir yol… böyle bir yolda her köşeye ayak izimi bırakarak ilerledim. Yolun bir kısmında ağaçların arasında bataklık görünmeye başladı. Bir tilki ya da ufak bir domuz, uzaktan ne olduğu tam anlaşılmayan bir canlı bataklığın kenarındaki ufak su birikintisinden su içiyordu. Ne olduğuna bakmak için dikenli bir yola girdim. O sırada beni fark etmiş olacak ki kayboldu.

20140728_215838

Kuru dallarla döndük çadırın yanına. Ufak bir kamp ateşi ve közde patates keyfi… Rüzgarın eşliğinde küllerin arasından çıkan o patatesin lezzeti unutulmazdır. Kamp yapacaksanız yanınıza bir iki patates almayı unutmayın.

Kamp kurduğumuz dağın yamacı denizle birleşiyordu. Altın gibi parlayan bir kumsal ve insan boyuna ulaşan dalgalar. Belki yüzmek değil ama denizin kutsallığıyla yıkanmak adına mükemmel bir yer.

Ağaca tırmanmayı ikinci gün de denedim. Sonuç başarılı oldu bu sefer. Tırmandıktan sonra iki yakın ağaç arasında bacaklarımı uzatıp oturdum. Bu noktadayken hiçbir şey yok gibiydi. Yer ve göğün ortasında, ağaçların dalları arasında her şey o kadar bulanık ki benliğinden uzaklaşmak, bir bakıma da benliğini bulmak adına öneririm. Tırmanın ve rüzgarın fısıltısını hissettiğiniz noktada uzanın ağaçların arasına.

Bir diğer güzellik ise hamakta uzanırken rüzgardan oluşan bir orkestrayı yöneten ağaçları izlemek. Öylece yatın ve izleyin, bir de müzik açın. Notaların yapraklar arasından süzülüşünü hissedeceksiniz. O noktada benim ne dinlediğime gelecek olursak Chevalier Avant Garde- Can’t Tell çalıyordu. Ardından da Pink Floyd- Shine On You Crazy Diamond başladı.

Beyaz bir tavşanın peşine takılmak isterdim, belki harikalar diyarı gerçektir. Oysa yoluma sadece bir kaplumbağa çıktı. O kadar hızlıydı ki tavşanı geçme hikayesinin hakkını verdi. Nitekim kayboldu bir çalının altında. Harikalar diyarı yokmuş gençler, orayı aramaya gerek de yokmuş zaten! Mesele görmekle ilgili, siz harikaları göremedikten sonra diyarın bir önemi yok. Rüzgarla hışırdayan yapraklarda harikalar diyarı, görün ağaç kabuklarının altında yatan gizemi, rüzgarın şarkısına eşlik edin.

Geçen gün ufak bir su kaynağının başında bir çocukla konuştum. Ufak bedenine, taşıyabileceğinden çok daha ağır psikolojik darbeler yüklenmiş bir çocukla…

O günün ilerleyen saatlerinde son hazırlıkları yapıp çadırımızı topladık. Sonra da yola çıktık. Tekirdağ- Malkara- Keşan güzergahında ilerledik. Malkara yolu sapsarı bir denizi andırıyordu. Gözünüzün alabildiği her yer ayçiçeği ile kaplı. Eğer yolunuz buraya saparsa bir tarlaya dalıp bir ayçiçeğine hatırını sorabilirsiniz. Güleryüzlü yol sahipleridir onlar. Yol ilerlerken birkaç kampçıyla karşılaştık. Sırtlarında çantalar düşmüşler yola. Güneş saçlarının arasından süzülüyor ve rüzgar pusula oluyor onlara.

20140730_190808

Keşan’dan Erikli’ye geçtik. O yol da çok güzeldir. Tek şeridin etrafı yemyeşil ve sapsarıdır. Yol ilerlerken ufak kasabalardan geçersiniz ve yol kenarlarında tarla ürünleri ya da biblolar satan halk vardır. Mutlaka birkaçıyla sohbet edin. Şivenin tatlılığında ve doğallığında kaybolursunuz. Kaybolmak demişken güzel yol tarif ederler. “İç zapmadan” derler. Yol devam ederken karşıda birkaç tepe görünür.  Bir tabağın tam ortasındaymış gibi hissedersiniz.

Erikli civarlarında Danişment adında bir kamp alanı var. O bölgede meşhur fakat biraz sıradan. Bu kamp alanından daha ileride ıssız ve daha doğal bir bölge var. Orada kamp kurduk, tecrübe kazandıkça çadır kurma süresi daha da kısalıyor. Bu bölgeye gelirseniz mutlaka denizin kumsalla muhabbeti eşliğinde gün batımını izleyin. Ben öyle yaptım ve inanın pembe bulutların arasındaki mavi gökyüzü, denizin dalgalarını da beraberine katıp beyninizde bazı kapıların açılmasını sağlıyor. Kilitleyip kenara kaldırdığınız düşünceler varsa deneyin derim.

20140729_205338

Danişment’in yanında yayla adında bir yer var. Çadır kurduğumuz yere 2-3 km uzaklıktaydı. Gecenin karanlığını aydınlatan insan kahkahaları arasında bir bölge, cıvıl cıvıldı. Kafa yapan bir yapısı var.

Gece çadırın üstünü karıncalar kapladı. Benden bir öneri daha; meyve ağacının altına çadır kurmayın. Çadıra süzülen ufak ışık, üstümüzde dolanan karıncaların gölgesine buluyordu çadırın etrafını. Biraz korkunç ama kendini bir karınca yuvasında gibi hissediyorsun sanki kumdan bir tepenin merkezindeymişçesine. Karınca yuvasında uyudum o gece.

Danişment’in denizi çok temizdi. Biraz taşlı ancak durağan ve olgun bir su var. Çılgın Karadeniz’in ardından toy ve bir o kadar sakin Ege.

Bir köpekle dertleştim bugün, kahverengi kocaman bir golden.  O, beni anladı; ben de onu. Aynı dilde konuşmaya gerek yok ki anlaşmak için. Hatta bazen konuşmaya da gerek yok, en iyi konuşmacı değil midir gözler?

Ağaca tırmanma günlerine son verip dallar yerine köklerle bütünleşmeye karar verdim. Toprak ana kucağı gibi sıcak ama biraz tehlikeli. Toprakla bütünleşmenin ardından bir böcekle tartıştım. Anatomiyi iyi biliyormuş tam damara enjekte etmiş zehrini. Yaklaşık yirmi dakika boyunca tüm damarı kaplayan sızıyla yandı ayağım. Ardından ufak bir müdahale ile ayağı kurtardım. Ulan tam da sokacak yer buldun! Yürümek benim her şeyim, gel bari kolumu falan sok!

Gün ve çayı aynı anda demledik. Mavi koyulaştığında çayın sıcağı bir ateş yaktı geceye. Çılgınlık değil mi? Topladık çadırı, yine düştük yola. Bu sefer hedef; Edirne… Şeritler kaydıkça altımızda ve yanımızda sıralanan tarlaların eşliğinde yolu müziğe buladım yine.

Bu arada bir önceki gece okey oynadık, gece denizi demlerken ve yakamozlar çay şekeri misali denize tat katarken. Çadırına oyun mu oynanır? Oynadık ve çadırı kaybettim. Neyse ki insanlığın içinde vicdan adını verdiğimiz küçük kahraman bir adam var. Yoksa soğuktan titrediğim o gece dışarıda yatacaktım. Çadırda bir köşeye kıvrıldım. Dışardaki soğuğa rağmen çadırın içi sıcacıktı. Mutluluk ve sevgiyi soyut kavramlar olarak bilirdim. Yanılmışım, sıcaklıkları varmış.

Neyse, ne diyordum? Edirne… Edirne’ye gece yarısı vardık. Otobandan ayrıldığımız için gidiş yolunu şaşırdık ve gecenin bir yarısı tarlaların ortasında farlarımızın aydınlattığı birkaç metrenin izinde yol aldık. Edirne’ye geldiğimizde her yer kapanmıştı, sokaklar sessizdi sanki zombi filmi çekiliyordu da namı diğer yaşayan ölüler sokak aralarında yolu gözetliyordu.

Birkaç saatlik Edirne havasından sonra tekrar vurduk kendimizi yola. O gece mükemmel bir ay vardı gökyüzünde.  Karanlığa sırıtan bir ay… Yol bizi İstanbul’a ulaştırdığında güneşi fısıldayan saatler gelmişti.

Bir günlük İstanbul molasının ardından rotayı değiştirip pusulayı çöpe attık. Ne gerek vardı yere, yöne, güne ya da saate! O anı o yerde yaşıyorduk ama en önemlisi yaşıyorduk. Bu yeterdi bize.

İstanbul’dan akşam çıktık yola, şiddetli bir yağmur vardı. Otobüsün camına yapışan her damla, bulutların soğuğunu da getiriyordu beraberinde. Ama yağmurlu havaları severim daha bir gerçekçidir çünkü. Bir müzik açarsınız, düşen her damlayı ritme göre dans ettirirsiniz. Kulaklarımda Goran Bregovic- İn The Death Car vardı. Ardından da Johhny Cush’in kutsal sesine bıraktım kendimi. Ben yağmurla dans ederken Kocaeli’ne gelmiştik.

Gökyüzüyle, toprakla, ağaçlarla, benliğimle, yolla bütünleştiğim haftanın ardından otobüs yolculuğu, üstümdeki tavan, ayaklarımın altındaki metal, insanların yapay gülümsemeleri, sahtekar duyguları daha bir suratıma çarpar oldu. Sahi neden böyle oldu ki? İçimde uyanamamış hücreler vardı da onlar mı açtı gözünü dersiniz…

İndiğimizde yağmur devam ediyordu su birikintileri vardı her yerde. Koşmak istedim, sıçratmak suyu her yere, boyamak yağmurun kutsallığıyla bedenimi.

Gecenin karanlığını sohbete boğduk. Anlattık bildiklerimizi, yaşadıklarımızı, yaşayacaklarımızı. Tecrübeler konuştu, tecrübesizlikler lafa daldı bazen. Çadırsız bir geceydi, dört duvar ve bir tavan modeli sarmıştı yine çevremi.

Çoğu kez olduğu gibi o gece de üçüncü bir boyut kazandı zaman. İlerleyen ve gerileyen zamanın derinliğinde boğuldum o gece.

Şuan önümde kanatlı bir karınca, ölmüş bir böceği yuvasına taşıyor. Kendinden iki kat büyük bir böceği… Nasıl taşıyor ve neden taşıyor ki? Böcek, böcek yer mi? Aslında neden şaşırıyorum ki insanlar insan yemiyor mu? Yemek için dişini etine geçirmek şart mı? Beyinsel olarak tüketiliyoruz! Çünkü korkuyorlar, psychedelic rock ile uçurduğumuz düşüncelerin kanatlarından korkuyorlar…

İzmit diyordum en son. İzmit, gece, dört duvar ve ben… Uyuyamadım o gece, sabahın ilk ışıkları gözlerimde parladı. Üç kişiyle tanıştım orda ve onları da kattım yoluma.

Sabah yine düştük yollara, çabucak tükettik Adapazarı’nı ve Yalova’yı. Sırada yeşil Bursa vardı. Teknolojiden tamamen kopup doğayla yaşamış olsam da müziklerimden ve fotoğraflardan vazgeçemedim, yeşile doymuş birkaç fotoğrafa kazıdım Bursa’yı.

Bursa’dan Balıkesir’e geçiş maceralarımı ve Balıkesir’deki ilk günleri geçiyorum. İlk geceden bahsedeyim kısaca kalabalık grubumuzda tavla döndürdük ve sahilde yürüdük. Ateş yakıp oturmayı planlamıştık fakat bizden önce davranan bir grup ve onlara doğru yaklaşan polis vardı. Plan bozuldu başka bir geceye erteledim ben de. Birkaç gece sonra planı uyguladık. Biralarımız köpürdü denizin her kıyıya vuruşunda. Ay sarhoştu o gece ve meze yaptı yıldızları kendine.

Orada geçen günlerde birçok anı yaşadık, en ıssızdan en kalabalık yere kadar. Yürüdük, tırmandık, güneşi batırdık ve doğurduk yeniden. Yazı çok uzun olduğu için burada kesiyorum günlükleri, bir sonraki maceralarda ve günlüklerde karşılaşmak üzere…

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın