Kan, Leş ve Domuz Eti

The following two tabs change content below.

Karasapka

Hikayeci.

Latest posts by Karasapka (see all)

images

I

Çığlıklar, hırıltılar, inlemeler, haykırmalar, ağlamalar…

Önce yaşlı kadın başını uzattı apartman boşluğuna, yaşının verdiği onulmaz bir merakla. Aralık kapıdan sızan soluk sarı ışıkla beraber bigudili kafasının gölgesi düştü mozaik taşlarla kaplı koridora. Birkaç nefes sonra alt kattaki izbe dairede yaşayan orta yaşlı ressamın tozlu ayak izi kaldı o gölgenin üzerinde. Yaşlı kadın gölgedeki saç çıkıntılarının sivilceli bir ergenin yüzü gibi patlayıp duvarlara sıçramasını bekledi o bastığında. Öyle bir şey olmayınca, pamuklu geceliğinden görünen pörsüyüp uçları aşağı sarkmış memelerini aceleyle kapatarak merdivenleri heyecanla ikişer ikişer çıkmakta olan ressamın takıldı arkasına. Bir üst kata vardığında, şehrin en kenarına atılmış bu eğreti apartmanın diğerleri kadar sefil görünen daire kapısının önünde biri kambur iki kişi ve iri yapılı, gözlerinin etrafında uykusuzluk halkaları dolaşan bir polis memuru olduğunu gördü. Ressamla göz göze geldiler ‘Neler oluyor?’ dercesine, yaşadıkları kavrulmuş soğan ve kirli çamaşır kokulu, tozlu, yamalı ve aç karınlı hayatlarda sıra dışı gibi görünen bir şeyler olmasının garip sevinciyle. Polis elini yumruk yapıp vurdu yerinden çıkıp düşecekmiş gibi görünen ahşap kapıya, hayvani bir güçle. Kapıya vurduğu her yumrukla kambur kadın biraz daha eğiliyordu kendi içine, yüzündeki morlukları saklamaya çalışmanın verdiği güvensizlikle. Kocası kadının birkaç adım önünde, kapının, apartmanın, sokağın, hatta tüm dünyanın sahibiymişçesine dikiliyordu, korkusuz bir yüzle. Ressam ise kirli duvara evrenin tüm sırlarına vakıf bir edayla yaslanmış, yüzünde tiksinti dolu bir ifadeyle polisi izliyordu, başının tam üstünce birkaç sinek cesediyle birlikte.

O sırada, polisin bir ayının pençesine benzeyen elinin yeni ve daha sert bir darbesiyle menteşelerinden koparak açılan kapı sanki bambaşka bir gezegendeki bembeyaz bir sonsuzluğun içine düştü, sağır edici bir gürültüyle. Ressam öne doğru bir adım attı, kambur kadın hafifçe bağırdı, kocası homurdandı, yaşlı kadın titreyince mozaik koridora akıverecekmiş gibi baş aşağı duran buruşuk göğüsleri ortalığa saçıldı.

Ve hemen ardından beşi de aynı anda tek elden yönetilen kuklalar gibi sağ ellerini gözlerine siper ettiler. İçeriden gözbebeklerine bir tokat gibi çarpan çiğ beyazlık bir anlığına hepsini kör etti.

En çok da odanın tam ortasında gördükleri…

 

1

Duvarlar bembeyaz. Tek bir leke bile yok. Saf ve som bir yokluk. Rahatsız edici derece pürüzsüzler. Yeryüzünde hiçbir şey bu kadar kusursuz olamaz. Olmamalı. Ya da bu kadar masum. Bu duvar masumiyetin rahmine sokulmuş kocaman, kirece bulanmış bir sik. Ama duvar inadına kanamıyor ve benim sinirden ellerim titriyor. Kocaman siklerin nasıl kanattığını bilmediğimden değil tabii. Kanların sadece o anla sınırlı kalmadığını bildiğimden.

Tam karşımda oturan ve dünyada her şey yolundaymışçasına gülümseyen bir ifadeyle parlak bir kadın dergisi okuyan kadının elbisesinin üzerinde, yusyuvarlak karnındaki bebek resmine bakıyorum. Ve derginin üzerindeki yarı çıplak, iştah kabartan sarışın kadına. Bebek kel kafasındaki birkaç tel saçı ve iki dişiyle kucağıma gelmek ister gibi bana gülümsüyor. Ama benim içimden geçen tek şey onu boğarak, gözlerinin morardığını izleyerek öldürmek. Dipsiz bir kuyuya benzeyen ağzına tiksintiyle bakıyorum. Çirkinliğe tahammüllüm yok. Sarışın kadın, kıpkırmızı dudaklarıyla ve yapay bir arzuyla klitorisimi emmek ister gibi bakarak bana gülümsüyor. Ve bunu yaptığını düşündüğümde dudakları klitorisime uzandığı anda göğüslerinin bacaklarıma değdiğini ve onları var gücümle tekmelediğimi hayal ediyorum. Yapaylığa da tahammülüm yok. Anne bir anlığına kafasını kaldırıp karnındaki bebeğin yüzünü okşayarak arkadaşmışız gibi bana gülümsüyor. Bu beni aşırı derecede tedirgin ediyor. Annenin o bebeği doğururken öldüğünü düşlüyorum. O çocuğa bakamayacağını kendi annemden adım gibi bildiğimden bunu hayal etmek hoşuma gidiyor. Beceriksizliğe ise hiç tahammülüm yok.

En sonunda da ‘Üçünüzün de Allah belasını versin.’ diye geçiriyorum içimden, başımı sikilmiş duvara çevirip. En azından o rol yapmıyor. Dünyanın onu kireçle siktiğini saklamıyor. O kocaman, içine zar zor sığan sikin bedeninin her deliğine girdiğini biliyor ve bunu beyaz bir masumiyetle sessizce haykırıyor. İçinde rahmini delercesine canını yaktığını, çığlık atmasına rağmen çıkmadığını, kanların bacaklarının arasına yavaşça yayıldığını, kıvranarak ağladığında bile içinde kaldığını… Biliyor. Ve söylüyor. İğrenç bir kusursuzlukla. Bembeyaz yalanlarla.

Topuk sesleri. Başımı loş koridora çevirip bakıyorum. Yüreğim ağzımda. O sırada hemşire yavaş adımlarla geliyor ve benim midem bulanmaya başlıyor. Midem bulanmaya başlıyor o sırada ve hemşire yavaş adımlarla geliyor. Hemşire geliyor yavaş adımlarla ve midem bulanmaya başlıyor tam o sırada.

Bana bakarak gülümsüyor, kırmızı dudaklarıyla, dünyada her şey yolundaymışçasına. Dün gece altına yattığı adamın kokusu geliyor burnuma. Baharat ve alkol. Ve adamın hemşirenin uzun biçimli bacakları arasına girip çıkarken akıttığı terin kokusu. Tiksinerek başımı salona çeviriyorum ve herkes bana bakıp gülümsüyor o anda. Dünyada hiçbir çocuğun zorla içine girilmemiş, hiçbir kadının boğazı kesilmemiş, hiçbir adam kendini öldürmemiş ve bu lanetli gezegen safi bir çiçek bahçesiymişçesine. Gülümsüyorlar ve ben dördünü de doğramak istiyorum, büyük bir zevkle. Ama yanı başımda topuk sesleri…

‘Buyurun, sıra sizde.’

 

II

Beyazlıktan gözünü alıp neler olduğunu ilk algılayan ressam oldu. ‘Hassiktir be!’ Ve ardından polis de okkalı bir küfür savurdu. Yaşlı ve kambur kadın birbirlerine sokuldular, kamburun kocası, gücü sadece karılarına yeten erkeklerin sahip oldukları bir korkaklıkla polisin arkasında durdu.

Ve baktılar. Sadece baktılar. Ve bir süre bakakaldılar.

Ucuz bir bilimkurgu filminin içine düşmüşçesine sahte bir beyazlık. Sadece stüdyoların yapay ışıklarına benzeyen göz acıtıcı, mide bulandırıcı bir parlaklık.

Beşi de kaybolmuştu, evrenin başka bir boyutundan kopup gelen, zamanın başka bir boyutundan gelip kopan dingin sonsuzluğun içinde. Her yer, her şey bembeyazdı. Bir kadının çürükleri, diğerinin memeleri, ressamın elleri, kocanın korkuyla büyümüş gözleri, polisin hayvani bedeni de dâhil olmak üzere bembeyazdı her şey. Gözlerini bile kırpmadan öylece, büyülenmiş gibi baktılar.

İlk hareket eden ressamdı, renklere alışkın olmanın verdiği hazla bir adım ileri attı, bir sanat eserini küçümseyerek incelermişçesine alt dudağını şöyle bir büküp tüm eve bir göz attı. Parasızlığın getirdiği mecburiyetten ziyade, sırf kafasında yarattığı entelektüel sanrıya uyduğu için yaşamayı tercih ettiği bu ‘alt kültür’ün içinde,şimdiye kadar yapmaya çalıştığı tüm resimlerden dahaetkileyicive daha gerçek bir tablo ilekarşılaşmanın verdiği öfkeyle titreyen eliyle duvarları, tavanı, yerde yatan bembeyaz adamı ve bir köşede homurdanan ağzı kanlı, bembeyaz yaratığı gösterdi, sanki diğerleri bunların farkında değilmişçesine.

‘Kan…’ dedi hemen ardından, sanki her şeyi bir tek o bilebilirmiş gibi tüm gezegende, renkler onun tekelinde olduğundan kırmızılıkların odanın beyaz masumiyetini sikerek kanattığını sadece o görebilirmiş gibi, vakur ama ukala bir sesle…

 

2

Gülümseyen, maskeli yüzlerin hiçbirine bakmaya tenezzül etmeden başım önde ayağa kalkıyorum. Hemşirenin topuk seslerine karışan ve dün geceki adamdan saçlarında kalan baharat kokusunu takip ederek dar, loş koridora yollanıyorum. Bekleme salonunun beyazlığından sonra bir ayağımı diğerinin önüne attığım her seferinde bir katre daha kararan koridorun beni içinde yavaşça kaybederek görünmez kılmasından tuhaf bir haz alıyorum. Beyaz beni rahatsız ediyor çünkü adamın bembeyaz evini hatırlıyorum. Ve sonra o beyaz domuzu. Ve beyaz boyayı ve beyazlığı… Öğürmeye başlamadan hemen önce hemşire, kıpkırmızı dudaklarından salyalı bir kusmuk gibi dökülen kelimelerle kapıyı açıyor.

‘Doktor bey içeride sizi bekliyor.’

Midemden yükseldikten hemen sonra boğazımı yakarak ağzıma gelen safrayı yutup içeri giriyorum ve bir adım daha atamadan orada kalıyorum.

Doktor ona benziyor. Ona benziyor doktor. Benziyor. Doktor. Ona.

Öğürüp kapının hemen önüne kusuyorum. Sarı bir su. Sadece sarı su. Sapsarı su yüzümde, ellerimde, saçlarımda. Suyun içine diz çökerek batıyorum, kayboluyorum.

Adam orada. Bembeyaz odada. Bana bakıyor. ‘Siktir!’ Kelime beyaz duvarlardan yankılanıp kulaklarımı yırtıyor. ‘Git piçini başkasına yama!’ Ve sonraki kelimeler de beynimi. Duvarlardan yankılanan çığlığın bana ait olduğunu anlayınca, elimdeki tırtıklı falçatayla saldırıyorum adama.

Topuk sesleri. Adamın sesi. Ya da doktorun. Kimin? Benim mi yoksa? Mırıltılar, konuşmalar, endişeye bulanmış nidalar. Beni kaldıran iki çift kol. Tentürdiyot kokulu beyaz çarşaflar. Beyaz. Bembeyaz.

Adam yerde yatıyor. Üstü çıplak, altında yıpranmış bir kot pantolon. Simsiyah saçları kar beyazı zemine dağılmış, uzun kirpikli gözlerini kapatmış. Kolları iki tanında teslim olurcasına uzanmış. Karnından çıkıp zehirli yılanlar gibi öbek öbek üstüne başına ve etrafına yayılan bağırsakları kan ve boka bulanmış. Domuzların insanlardan daha iyi olduğunu herkese, en çok da kendine ispatlamak için eve getirdiği yaratık ise yanı başında iştahla boklara bakıp homurdanmakta. Boya. Boya onu. Boya. Beyazlığını kutsamalı, şiirlerini yazmak için beyazlaştırdığı evini aynı şekilde bırakmalı. Döngüyü tamamlamalı. Onu da beyazlatmalı. Şiirleri gibi kutsamalı.

Doktor yanı başımda. Simsiyah saçları ve içinde yeşil pırıltılar dolaşan ela gözleriyle merakla bana bakıyor. Şefkatli, koruyucu, sevgi dolu bir merak değil bu. Oldukça sıradan ve mesleki bir merak. İçimden onu kesip parçalarına ayırıp domuza yedirmek geliyor ama onun yerine ‘İyiyim.’ diye bilgi veriyorum kuru bir sesle. ‘Başlayalım ve bitsin.’ Doktorun gözlerinde rahatlama. İşler, ona göre, yolunda. Zaten onlara göre işler hep yolunda.

Doktorun kaçırmaya çalıştığı gözlerine bakarak soyunmaya başladıktan birkaç an sonra her şeyin iğrenç beyazlığına inat giydiğim siyah sutyenimi ve siyah külotumu çıkarıp masasına koyuyorum ve rahatsızlıkla eşyalarda dolaşan bakışlarına aldırmadan bir porno yıldızı edasıyla, işkence aletleriyle bezeli bir korku filminden fırlamış kadar gerçeküstü duran metalik gri koltuğa uzanıp bacaklarımı açarak doktorun önümde eğilmesini bekliyorum.

 

III

Kambur kadın bir çığlık attı ve hemen ardından kocası ona ters ters baktı. Kadın eliyle ağzını kapattı ve kanı, leşi ve domuzun beyaza boyalı etlerini görmemek için sallanarak dışarı kaçtı. Çıkarken sirkten kaçan zavallı bir ucube gibi göründüğünü fark etti yaşlı kadın ve küçük, kirpiksiz gözlerini kısarak kocaya nefret dolu bir bakış attı. Adam umursamadı.

Polis, ressamı koluyla hafifçe karnından geri iterek ileri bir adım attı ve bembeyaz bir sarayın, dolayısıyla da tüm dünyanın hakimiymişçesine, şaşırdığını saklamaya çalışan bir ifadeyle duvarlardan birine yaklaştı. Tiksindiğini gizlemeyen bir yüzle sağ elinin serçe parmağını koyu kırmızı sıvıya sürdü ve kokladı. Sanki içlerinden birisi çok mantıklı bir cümle söylemiş gibi donuk bir halde onu izleyen diğerlerine dönüp gözlerini kısarak başını aşağı yukarı salladı.

Sonra yavaş, temkinli adımlar ve Amerikan filmlerinden çaldığı ama bu kenar mahalle apartmanında oldukça eğreti kaçan tavırlarla bir köşede şapırdayan domuza yaklaştı ve hemen ardından iri cüssesinden beklenmeyecek bir dehşetle geri doğru sıçrayıp bağırdı. ‘Bu ne be!!!’

Ressam, yaşlı kadın ve koca ruhsuz zombiler gibi, vücutları zerre kımıldamadan, sadece tahta, kukla bacaklarını oynatarak yavaşça polise yaklaştı ve domuzun yemekte olduğu şey karşısında üçü de aynı anda çığlık atmaya başladı.

Bir anlık şaşkınlıkla başını kaldırıp onlara bakan domuzun dişleri arasında boka bulanmış küçük, kanlı bir cenin kafası vardı.

 

3

İki yana açtığım bacaklarımın arasında beliren doktorun siyah, parlak saçlarına baktığımda parmaklarımı aralarına geçirip ağzını klitorisime yapıştırmamak için kendimi zor tutuyorum. Adam hala yaşıyor olsa tıpkı böyle yapardım. Ve onun klitorisimin en tepesini damağıyla dilinin arasında ezerek emip deliğimi iyice kayganlaştırdıktan sonra içime girmesini beklerdim sabırla. O sırada rahmimden göğüs uçlarıma yükselen bir ürpertiyle içim koparak önce yavaşça inlemeye, ardından kısık ve kesik, hemen arkasından da sert ve güçlü çığlıklarla kasılmaya başladığım anda, zihnimdeki tüm renkler, tüm görüntüler ışıl ışıl yanmaya ve rengarenk pırıltılardan mürekkep dehlizler bedenimi emerek içine almaya başlardı. Tam da o anda içime giren adamla birlikte devinerek renkler derinleşir, girdaplar vahşileşir ve tüm benliğimi dağıtırdı…

‘Başlıyoruz.’ diyor doktor başını kaldırıp ela gözlerini gözlerime yapıştırarak ve beni zihnimin içine düştüğü renkli çukurdan çıkararak. ‘Anestezi istemediğinize emin misiniz?’ Başımı sallıyorum. Bu acıyı çekmeliyim. Bunu hak ettim. Doktor cevap vermeden tekrar saçlarının tepesi görünecek şekilde başını önüne eğiyor ve yanındaki ayaklı lambanın ampulünü bacaklarımın arasına iyice yaklaştırıyor. Gözlerimi kapatıp tüm dikkatimi rahmime vermeye çalışıyorum. Yaşamın başladığı ve bittiği yere. İnsanlığın kutsal deliğine.

Soğuk bir metal parçası sokuyor içime. Rahmimim duvarlarında kalın, uzun çatallarını hissediyorum. Rahatça çalışabilmek için iyice açıyor içimi. Çalıştığı yeri görmeli. Derin derin nefes alıyorum. Kalbim ağzımda çarpıyor. Dehlizdeki renklerin ışıltısı sönmeye yüz tutuyor. Yutkunuyorum. ‘Sakin olun.’ diye mırıldanıyor doktor. Tıpkı adamın içimdeyken çığlıklarım sertleştiğinde söylediği bir tonla. Gözlerimi daha sıkı kapatıp parmak uçlarım bembeyaz olana dek koltuğun deri kenarlarına geçiyorum tırnaklarımı. Tıpkı sevişirken geçirdiğim gibi adamın sırtına.

Aniden içime soktuğu sert bir cisimle istemsiz bir çığlık kopuyor gırtlağımdan. Doktor bu sefer aldırmıyor. Başladığı işi bitirmeye kararlı. Ve onu yavaşça çıkarıp daha geniş, daha soğuk bir alet sokuyor içime. Çekiyor, çekiyor, çekiyor… Bebeğin tüm organları, içinde yüzdüğü sıvı, döl yatağı ve tüm yaşam alanını söküp alana dek sokup çıkarıyor. Tıpkı adam içime girmiş gibi. İleri ve geri. Sert ve daha sert. İçimden bir şeyler kopuyor ve girdap beni hızla içine çekiyor. Bir yandan canım yanıp diğer yandan zevkten istemsizce kasılırken renkler iyice birbirine karışıp hızla yanıp sönüyor. Çatal iyice ısındı. Rahmimim kenarlarını yakıyor. Bacaklarımdan süzülen kaygan, ıslak kandamlalarını hissediyorum ve en derinimden yavaşça kopan bacakları, doktor çektikçe rahmimi tırmalayan güçsüz parmakları, acıyla suyun içinde haykırmaya çalışan dişsiz mor ağzı ve son kasılmamda vakuma yapışan kafatasını. Organ organ, damar damar, parça parça, renk renk kopuyor bebek içimden doktorun her çekişinde, ondan rahmimde kalanlarla birlikte. Haykırıyorum. Haykıranın ben olduğumun farkına bile varmadan kendi haykırışlarımı dinleyerek haykırıyorum. Tıpkı adam öldükten sonra bembeyaz boya kutularını tüm eve savururken acıyla yaptığım gibi.

Sonra bitiyor. Renkler tamamen sönüp dehliz yavaşça kapandığında anlıyorum bunu. Ve doktor içimden çatalı çıkardığında. Rahmim patlamış bir balon gibi sönüyor aniden. Orgazmdan sonra olduğu gibi. Aniden kör bir karanlığın içine savrulup yutkunuyorum ve o anda fark ediyorum gözlerimden süzülen yaşları, titreyen bacaklarımı. Nefes nefese son bir kez kasılıyorum. Renkler zihnimden süzülüp kayboluyor. Girdap artık yok.

Doktor lavaboda ellerini yıkarken metal çerçeveli aynada göz göze geliyoruz. Gözleri kararmış, ela renkleri koyu bir kahverengiye dönmüş. Üzgün görünüyor. Ortak ya da neden olduğu belki bininci ölüm ama hala üzgün görünüyor ve bu bana nedense komik geliyor. Acıyla gülümsemeye çalışırken rahmime keskin bir ağrı saplanıyor. Ve hemen ardından bir damla yaş daha akıyor çıplak tenime. Acı nefesimi kesiyor. Rahmim sanki benden ayrı bir organ gibi boşlukta kasılarak süzülüyor. Dehliz aç bir bebeğin mor ağzı gibi yeniden yavaşça açılıp rahmimi emmeye çalışıyor. Renkler içinde sinsice kıvranarak pırıldıyor. Aldırmıyorum.

‘Bebeği istiyorum. diye mırıldanıyorum, kopkoyu, kapkara bir sesle. ‘Onu bir kavanoza koyup bana verin. O benim.’

 

IV

Domuz bir süre sonra ona bakan yaratıklara ve onu beyaza boyayan sahibinin leşine aldırmadan cenini ağzını şapırdatarak yemeye devam etti. Her ısırığında bebeğin çatırdayan kafasının sesi ve domuzun ağzının kenarına bulaşmış kanla karışık bok odanın ortasında kaskatı kesilmiş dört kişiyi yok etti sanki. Ve o kozmosa öylesine fırlatılıp boşlukta kaybolmuş donuk an geçtikten sonra ilk duyulan ressamın hayranlık dolu sesiydi.

‘Bu bir sanat eseri!’

Diğerleri söylediklerini kavramaya, algılamaya, hiç değilse anlamaya çalışırken domuzdan, boktan ve kandan zorla kopardıkları gözbebeklerini bembeyaz odada bir anlığına dolaştırdılar. Dipsiz bir boşluğun dibinde, sonsuz bir kuyunun içinde, evrenin en dibindeki beyazlığın merkezinde, yerde yatan ve karnı, kadın olsa rahmi olması gereken yerden deşilmiş, bitmemiş bir şiir gibi uzanmış ve dehşet dolu gözleriyle tanrıya sorduğu hesabı yarım kalmış bir adam. Duvarlara, tavana, beyaza bulanmış eşyalara, ölü adama, en çok da domuzun ağzına nefretle savrulmuş kanlı rahim parçaları. Kırmızı ve beyazın çarpıcı kontrastı. Adam ve onun uzantıları. Spermlerinin tanrısal yaratıları. Bebeğin tüm eve dağılmış organları. Masumiyetin kanayarak ağlaması. Kıpkırmızı haykırışları.

Ve çığlık attıracak bir boşluk. Kusturacak bir yokluk. Yok edecek bir sonsuzluk. Bunların ortasından çölde bir vahaymışçasına süzülen kanlı bir yol. Pencereye doğru giden ve pencereyi bu ruh emen parlak beyaz, hiçlik cehenneminden acil çıkış gibi gösteren kandan mürekkep bir patika.

İstemsizce, arafta savrulan ruhlar gibi başlarını aynı anda çevirip takip ettiler damlaları, ardından açık camdan dört baş sarktı aşağı. Issız sokağın arasında, kirli kaldırımda, kolları ve bacakları çarmıha gerilmiş gibi açılmış, kumral saçları yüzünü kapatmış, göğsünün biri beyaz bluzundan onları tehdit eden bir tabanca gibi fırlamış genç bir kadın vardı. Ve üzerine saçılmış sivri, koyu kırmızı cam parçaları, kaskatı elinde sıkıca tuttuğu metal bir kavanoz kapağı. En çok da kadının bacaklarının arasından süzülüp sokağın kirli sarı lambasının ışıklarını yansıtan pıhtılaşmaya yüz tutmuş kandamlaları.

O anda esen serseri bir rüzgar kadının eteğiyle beraber saçlarını havalandırdı, iri dudakları, çillerle kaplı yanakları, acıdan kasılmış omuzları, kana bulanmış pörsük karnı ve gece siyahı iç çamaşırı aniden ortaya çıktı. Aynı anda, yukarıdaki cehennemden kanlanmış gözlerle kadına bakan dört baştan dehşet dolu senfonik sesler çıkmaya başladı.

Çığlıklar, hırıltılar, inlemeler, haykırmalar, ağlamalar…

Döngü tamamlanmıştı.

 

Karaşapka

(Katkılarından dolayı Ulvi Yaman’a teşekkürler.)

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın