The following two tabs change content below.

Karasapka

Hikayeci.

Latest posts by Karasapka (see all)

69393d341d594ef8c5c9aac4ac16223c

Kendimi bulmak için yollara vurup benliğimi ve dolaşıp bilinmeyen, uzak ve soğuk ülkelerin küçük, donuk ve sıkıcı derecede düzenli kentlerinde aylar boyu, en sonunda yol düştüğünde haritada zar zor görünen bir ülkenin yine aynı haritada adı bile geçmeyen bir şehrine, bir Çingene kabilesine rastladım.

Sırt çantam, akordeonum, kara şapkam ve ondan daha kara iç dünyam ve bitkinlikten bana isyan eden bedenimle, dolunayla kutsanmış bir gece yarısı, bir yol kenarında gördüğümde eski püskü çadırlarını, bir an bile düşünmeden açtım kırık dökük bir fermuarın kapatmaya çalıştığı kapısını. Ben bir yol serserisiydim, olmayan tanrının misafiri ve yok oluşun içinde azap çeken bir hiçtim. Varlığım öylesine hafifti ki fark etmediler bile çadıra girdiğimi ki tüm o keşmekeşin içinde bu, yine de biraz garipti.

Bir süre, fakat oldukça kısa bir süre, ne yapacağımı bilemez bir halde dikildikten sonra buz gibi rüzgarları içeri çağıran kapının yanında, en sonunda gece karası bir çift göz baktı bana. Kilitlendim, beynimin içinde fısıltılarla.

Gel buraya. Gel buraya. Gel buraya…

Gittim başında teni kadar siyah, tül bir örtü, tırnaklarında ateş rengi kına, kucağında dumanı tüten toprak bir kap olan yaşlı Çingene kadının yanına. Gözlerinde esrarlı pırıltılarla gözlerime baktı, ellerini uzattı. Tuttum ve oturdum. Önündeki toprak kaptan yükselen buharı derin derin içine çekti, gözlerine gözkapaklarından oluşan çikolata rengi bir perde indirdi ve ağzını bile açmadan dedi ki…

Kayıp bir ruhsun. Arafta, yok oluşta, var olmayan, olamayan, kendini arayan ama bulamayan… Bu yüzden hep mutsuzsun, hep mutsuz olacaksın. Bu da senin yazgın…

Buhardan yükselen kan kokusunu içime çekerek gözlerimi kapatıp kendimi akışkan bir boşluğa bıraktım. Kadın zihnimin içine ‘gözyaşlarını buraya akıt’ diye fısıldayana kadar da ağladığımın farkına varmadım. Gözlerimi açtım, kadının uzattığı toprak kaba eğildim ve yanaklarımdan süzülen üç damlanın kan kırmızı sıvıda bıraktığı haleleri seyrettim. Tüm renkler, sesler, düşünceler ve hisler kayıp oldu o an ve ruhum sanki kayıp öldü kadının avuçlarındaki kanda.

‘Geri dön!’ diye çığlık attı kadın kafamın içinde cırtlak, yaşlı bir sesle ve fırladım yerimden dehşet içinde. Kadın kuru bir kayısı kadar buruşuk elindeki içleri simsiyah, kıvrık, turuncu tırnaklarını bana doğru uzattı ve ‘Lanetli!’ diye bağırdı gırtlağından kanlı bir et parçası gibi kopan bir sesle. Ve som bir hisle.

O an köhne çadırın içinde zaman dondu ve an yok oldu. Etrafımızda konuşan, fısıldaşan, hırıldayan ve hırlaşan tüm ruhlar görünmez oldu. Herkes zihnini bana çevirdi ve nefretle beni bir kez daha lanetledi. Her yerde kendi pisliğimin yansımalarını gördüm, aynalardan oluşan bir odada kapana kısılmış gibi.

Ruhum karşılarında çırılçıplak kaldı, içimin dehlizlerinde saklanan tüm irinler, kirler, karartılar ve de sırlar çadırın tam ortasına aktı ve herkes şaşkınlıkla saf kötülükten mürekkep ve içinde boz bulanık sürüngenler, paramparça etler, çürümüş böcekler kımıldayan kan pıhtısına dönüp baktı.

Çingene kadın aniden vahşi bir hayvan boğazlanırmışçasına korkunç bir çığlık attı ve diğerleri yavaş ama kararlı adımlarla üzerime yürümeye başladı. Ve o anda zayıf birkaç mumla aydınlanan loş çadırın içine bir bulut gibi çöken dehşet içeride bir şimşek gibi çaktı ve aynı anda kan pıhtısı sessizce ve tehlikeli bir biçimde büyümeye başladı ve hepsi durup gözlerinde delirmiş bir korkuyla bana baktı.

Kozmosun diplerindeki görünmez ağlardan oluşan yolların beni getirdiği bu anda huzursuz ruhumu tam önümde, yerde, safi pislik içinde görünce bulanan midem daha fazla dayanamadı. Kustum ve içimden hamam böcekleri çıktı, çiğ et parçaları, çiğnenmiş beyinler, paramparça kalpler, iğrenç küfürler, tehlikeli fikirler çıktı içimden ve apacı, sarı bir sıvı…

Kadın beni tuttu ve dışarı, yıldızların altına koydu.

Kendime geldiğimde, bir kendim kaldıysa içimde hala, gün doğuyordu ve yoldan arabalar, motorlar, kamyonlar ve yaşamlar akıyordu. Sabahın çiğ taneleri saçlarımda dolaşıyordu ve dün gecenin bir kabustan ibaret olup olmadığını bilmek için çadırı bulmam gerekiyordu. Ancak doğrulduğum anda kararan gözlerimin arasında gördüğüm oydu. Issız ve terk edilmiş görünüyordu fakat içine girip lanetli Çingene orada olup olmadığına bakacak gücüm yoktu.

Sürünerek ayağa kalktım, yola çıktım ve geçen ilk arabaya başparmağımı kaldırdım. Araba, farlarını göz kırparcasına yakıp söndürerek durdu ve lanetlenmiş ruhumun yeryüzünde ait olduğu tek yer olan yol çizgilerinin üzerinde benliğim az da olsa huzur buldu.

Yanına oturduğum rasta saçlı, sakallı adam beni meraklı gözlerle inceledikten sonra yavaşça gaza basarken başımı çevirip çadıra baktım. Çingene kadın dişsiz ağzında çarpık, iğrenç bir gülümseme ve dilinde efsunlu cümlelerle beni kutsuyordu. Acı acı gülümseyip arkama yaslandım, bacaklarımı karnıma yasladım, radyonun sesini açtım ve ruhumun tüm pisliğini kül grisi asfalta akıttım.

Yol beni her ne şekilde lanetlerse lanetlesin bedelini canlı kan pıhtıları ve koparılmış et parçalarıyla ödemeye hazırdım. Ki zaten sırf bu yüzden yola çıkmıştım…

Karaşapka

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın