Kızılay’da Gün Batımı

The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

KIZILAY’DA GÜN BATIMI

ankara

Önemi yok her detayını ezberlediğimiz Kızılay kaldırımlarında sonsuzluğu arayışımızın…
Önemi yok soğuk bir kış gecesi Sakarya Caddesi’nde umutlarımızı yakışımızın
Önemi yok, gökyüzünün son 10 milyar yılda ne kadar kirlenmiş olabileceğini düşünürken, sonu gelmeyen bir gecenin ortasında kendimizi ateş böceklerini izlerken bulmamızın. (Önemi Yok)

-Sence, amfideki konuşmanda Hegel’in “tarihin sonu” olarak Prusya’ya biçtiği rolü Ankara’ya ve Kurtuluş’un ütopik duruşuna biçmen çok aşırı olmadı mı, dedi.
Amfideki forumdan yeni çıkmıştık. Kurtuluş’taydık. Gözlerinde bütün bunları ciddiye aldığını gösteren bir merak ve dudağının kenarında aslında hayatı profesyonelce oynadığının işareti olan muzip bir gülümseme… Bu konuyu ilk fırsatta detaylı olarak ele almamızı öneriyor. Bense yürüyerek Kızılay’a gideceğimi, isterse bana eşlik edebileceğini söylüyorum. Birkaç dakika içinde 10’dan fazla konuya girip birkaç cümle kurduktan sonra yenilerine atlıyoruz. 

Kızılay’a doğru ilerledikçe tanıdığımız insanların sayısı artıyor. 5 milyon nüfuslu bu şehirde kimsenin kimseyi aldatamayacağını ve herkesin herkesi sevmek zorunda olduğunu fark ediyorum. Çünkü istenmese bile bu sokaklarda tekrar ve tekrar aynı kişileri görürsünüz. Platonik metro aşıkları için bir cennettir Ankara. Eğer gerçekten bir yabancıdan hoşlandıysanız, şehir aynı kişiyi defalarca karşınıza çıkarabilir.

Daha önce Kızılay’da gün batımını izleyip izlemediğimi soruyor. Aslında, diyorum; burada dünyanın en uzun gün batımı yaşanıyor. Sakarya Caddesi’nden, Selanik Caddesi’ne uzanan hat boyunca yaptığımız uzun yürüyüşlerde, hiçbir sokağın denize çıkmayacağını bilsek de caddelerde nasıl da insanlardan akan canlı bir denizin parçası olduğumuzu hissettiğimizi gösteriyorum ona. ”Böyle düşününce gerçekten denizde ilerliyormuşuz gibi geliyor” diyor. Selanik Caddesi’ndeki karanlık mekanlardan birine geçiyoruz. Lisenin sonunda uzun bir çabanın ardından kurtulduğu melankoliye Ankara’da üniversiteye başlayınca yeniden yakalandığını anlatıyor.Biz bunların üzerinden geçerken “Düşler Sokağı” çalmaya başlıyor. Mekanda şarkıya eşlik eden onlarca yüz görüyoruz:
Yağmur yağsa, uykum kaçsa
Bir kuş konsa badi parmağıma… 

Hüzünle mutluluk arasında gidip gelen bu şarkı, aynı sokaklarda geçmişini bırakan insanları birleştiriyor. 

Route_66
Hipnoz konusunda gerçekten deneyimim olup olmadığını soruyor. Gerçek bir hipnoz ustasının asla gözlerini kullanmak zorunda kalmadan hedefe gidebildiğini anlatıyorum ve birkaç küçük hipnoz numarası gösteriyorum ona. Çevredekiler üzerinde onlar fark etmeden alıştırmalar yaparak eğleniyoruz. Yan masada oturan, aniden melankolik bir evreye girerek sessizleşen kızın bu numaralarla ilgisinin olup olmadığını soruyor. Tam da bu sırada ateş istemek için yanımıza geliyor kız.

O dönemde(üniversiteye yeni başladığım dönemlerdi) Wilhelm Reich’ın Orgone kuramıyla ciddi olarak ilgileniyordum. Günün önemli kısmını Beytepe’de Beycafe’de bilardo oynayarak, hemen oracıkta tanıştığımız insanlarla sonu olmayan muhabbetlerin üzerinden geçerek ve her gece farklı bir projeye yoğunlaşarak geçiriyorduk. Ankara’nın ister istemez hayal gücünü geliştirici bir etkisi vardır. İstanbul’daki gibi düşünceler saçılmazlar… Ankara insanları sürrealistleştirir. Akşam yapılan planlar, sabah hatırlanmazlar. Son 3-4 aydır hafta içi günde ortalama 3 saatlik uykuyla ayakta kalıyordum. İki aydır her gün kendimi ders çıkışı iki saatliğine üniversite kütüphanesine kapatıp Orgone üzerine temel oluşturabileceğini düşündüğüm her şeyi okuyordum.Ve sonrasında Ankara’nın yırtıcı kışında ellerimiz cebimizde oradan oraya savrulup ütopyaya uzanan sıcak hayallerle ısınıyorduk.

Bunlardan bahsettikçe onun gitgide daha da uzaklara daldığını görüyorum.”Sanırım” diyorum “Bir saat içinde seni öpeceğim.” Bir saat sonrasını çıkarmak için saatine bakıyor ve utangaç bir gülümsemeyle daha çok varmış, diyor. Zamanı hızlandırmak için mekanın alt katına iniyoruz. Pufların üzerinde bir çift ateşli şekilde öpüşüyor, jetonla çalışan bir makinede iki kişi Street Fighter oynuyor, köşede bir grup dartla ilgileniyor ve gerçek anlamda sarhoş olmuş bir genç yere oturmuş sarsılmaz bir dikkatle boşluğu keşfetmeye çalışıyor.Biz de müzik çalan makinenin yanına gidip çalmak için bir şarkı arıyoruz ve “Hit the Road Jack”te karar kılıyoruz. Burası Ankara’nın en psychedelic mekanlarından birisi ve insanlar buraya sarhoşluğun sınırına dokunmak için geliyorlar. Çünkü 5. votkadan sonra alkol en derin bulantıyı bile kesebiliyor ve bir noktadan sonra hayatın aslında senaryosunu kendimizin yazdığı bir filmden farksız olduğunu fark ediyorsun.

Mekandan çıkıyoruz ve kendimizi Selanik Caddesi’ndeki Metropol Sineması’nın önünde buluyoruz.Bir yıldır sinemaya gitmediğimi söylemem üzerine en yakın seanstaki filme iki bilet alıyoruz.O saatlerde bir korku filmi setini andıran salonda bizden başka kimse yok.Fazla repliğin kullanılmadığı sanatsal Avrupa filmlerinden biri oynuyor. Ona kendimi nasıl Arayış’a kaptırdığımı anlatıyorum. ”Ve bence” diyorum, “yaşam Arayış’ın açılımından ibarettir.” Onu öpecek olmamın Arayış’ın neresinde durduğunu soruyor. Aslında, diyorum bu duygusal bir durum değil, sadece matematik meselesi. Rimbaud’nun şiirlerinde bile 3. dereceden bir fonksiyonun ritmi yakalanamaz. Ve onu oracıkta öpüyorum. Ankara’da öpüşmenin en güzel yanı dudaklarımızın hep soğuk olması, diyor. Çünkü her anımsayışında onun sıcaklığında defalarca ısınabiliyorsun.

BkHD5yrIIAApKqR

Anlatıyorum ona, bazen aynı eski şarkıyı defalarca dinlediğimi. Ve nereye baksam, nereye dokunsam her şeyi o şarkının yoğunlaşması ya da seyrelmesi olarak algıladığımı.Anlatıyorum ona, Kızılay’da geceleri ateş yakan serserileri, Konur Sokak’ta arka planda Echoes çalarken tek kişilik deneysel tiyatrosunu sergileyen ve Ankara’da ilk tanıştığım kişilerden biri olan Panayırcı’yı. Anlatıyorum ona, yaklaşık bir aydır her gün, gün batımından önce mistik ormanın başlangıcına gidip uzun uzun düşündüğümü ama şimdi anlatmamı istese o düşünceleri hiçbir cümleyle ifade edemeyeceğimi… Ve aslında cümleler yalnızca gerçek anlamı gizlemeye yararlar. Doğa hiç bitmeyen bir romandır ya da sonu henüz kurgulanmamış deneysel bir film ya da sözlerini asla ezberlemeyi başaramadığımız karmaşık bir şarkı…

Filmi orada bırakıp  yeniden kendimizi sokaklara bırakıyoruz. Sakarya Caddesi o soğuk kış gecesinde bizi içine alıyor. Birçok mekandan Kızılay’ın resmi müziği olan 45’likler yükseliyor. ”Tarihin sonu” derken neden burayı işaret ettiğini artık anlıyorum, diyor. Burada hepimiz, her şeyin dışında gibiyiz. Bütün bu binalar, sokaklar, insanlar, öyküler silinip gidecek ama bir zamanlar biz hepimiz, burada çok güzel şeylere inandığımızı bileceğiz.

Umutlar kaldırımlarda biriktirilmiyordu ve burada kitlesel olarak akanı bilmiyorduk henüz. Şarkılar uzaktan duyulmuyordu ve gördüklerimiz içimize sığmıyordu artık. Gökyüzü yeryüzünü tamamen örtmedi ve biz ne zaman uzak düşsek özledik bu şehri. Şurada sönen ışığı kimse fark etmedi.Renk uyumsuzluklarında göremedik kendimizi. Gözlerin, gözlerime bakmıyordu.Gözlerin, gözlerim oldular çünkü. İfadeler bir noktada artmıyordu.Duyularımız, şarkılarımız oldular çünkü. Deniz Ankara’ya akmıyordu.Dalgalar caddelere vuruyordu.Kırmızı yeşile dönmüyordu.Şarkıyı anlatmak istedik hep.

enjolras

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın