Mavi Oktav Defterleri – Franz KAFKA

0,,16898305_303,00
Şeytani Olan, İyi’nin suretine bürünür bazen, hatta bütünüyle onun vücuduna yerleştirir kendisini. Eğer bu gerçek bana gizli kalırsa, hiç kuşkusuz yenik düşerim, çünkü böyle bir İyi, gerçek İyi’den daha ayartıcıdır. Ama ya kendini benden gizleyemezse? Ya sürek avındaki şeytan güruhu beni dosdoğru İyi’nin içine sürerse? Ya iğrenç bir nesne olan ben, her tarafıma batan bütün iğne uçları tarafından yuvarlana yuvarlana, her yanım iğnelenerek, İyi’nin içine zorla tıkılırsam? Ya İyi’nin göze görünür pençeleri üzerime saldırırsa? O zaman bir adım geriler, bütün o süre boyunca arkamda benim karar vermemi beklemiş olan Kötü’den içeri usulcacık ve üzgün giriveririm.

* * * * *

Bir zamanlar bir alçaklar topluluğu vardı; daha doğrusu alçak değillerdi de, sıradan insanlardı. Birbirlerine her zaman destek olurlardı. Örneğin, içlerinden biri bir yabancıyı, topluluk dışından birini, alçaklık yaparak mutsuz mu kıldı, -daha doğrusu yine, alçakça bir şey yoktu ortada, yalnızca alışıldık, normal bir davranıştı bu- ve sonra bunu bütün topluluğa itiraf mı etti, hemen durumu inceleyip yargılarlar, cezaya çarptırıp ya da bağışlarlardı vs. Bunda kötü bir şey yoktu, topluluğun ve bireyin çıkan bir bütün olarak sıkı sıkıya gözetilir, itiraf eden kimseye kendisinin belirleyeceği bir iltifatta bulunulurdu:

“Ne? Bunun için mi üzülüyorsun? Ama yaptığın doğal bir şeydi, nasıl davranman gerekiyorsa öyle davrandın. Bunun dışında bir davranış anlaşılmaz olurdu. Sinirlerin bozuldu, o kadar. Kendini topla ve mantıklı ol, tamam mı?” Yani böylece birbirlerine destek olurlardı, hatta öldükten sonra bile topluluğu terk etmez, bir halka oluşturup dans ederek göğe yükselirlerdi. Onları birlikte uçarken görmek, saf çocuksu bir masumiyetin görüntüsünü görmek gibi bir şeydi. Ne var ki, her şey, cennetin kapısına gelindiğinde kendi öğelerine ayrıldığından, gerçek kaya parçaları gibi parçalanırlardı.

* * * * *

Kötü, akıl çelendir.

Kötü, İyi’yi bilir, ama İyi Kötü’yü bilmez. Öztanı, sadece Kötü’nün sahip olduğu bir şeydir.

Kötü’nün başvurduğu araçlardan biri, ikili söyleşidir.

Din kurucusu, yasa koyucudan alıp getirdi yasaları; inananlardan bu yasaları yasa koyucuya ilan etmeleri bekleniyor.

Dinlerin varlığı, insan tekinin sürekli iyi olmasının olanaksızlığının bir kanıtı mı?

Din kurucusu kendini İyi’den yalıtıp ayırıyor, ete kemiğe bürünüyor. Başkaları için mi yapıyor bunu, yoksa ancak başkalarıyla birlikte kendisi olarak kalacağına inandığından mı? Yoksa dünyayı sevmeye mecbur kalmamak için onu yok etmesi gerektiğinden mi?

* * * * *

İnsanların eylemlerinin insanlar tarafından yargılanması hem gerçek, hem de boştur, yani, ilkin gerçek, sonra boştur.

* * * * *

Çocuğa, “Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin,” desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır, bu bakımdan yapılan uyan bir durumdan başka bir duruma geçişin daha da zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.

* * * * *

Temiz vicdan kötünün kendisidir, öylesine kesin bir zafer kazanmıştır ki, artık kılını bile kıpırdatmaya gerek duymaz.

Ayrıcalıklı kişilerin ezilmişler karşısında kendilerini bağışlatmak için omuzlarında hissettikleri kaygılar, aslında ayrıcalıklı kişilerin ayrıcalıklı kanunlarını koruyabilme kaygılarıdır.

* * * * *

Ödevimizin yaşamımızla tam anlamıyla orantılı oluşu, ona sonsuzmuş görüntüsü veriyor.

* * * * *

Prometheus’la ilgili dört söylence var. Birincisine göre, tanrılara ihanet ederek sırlarını insanlara aktardığı için Kafkas dağlarında bir kayalığa zincirlenmiştir ve tanrıların yolladığı kartallar, Prometheus’un yendikçe sürekli yeniden büyüyen karaciğerini yemektedir.

İkincisine göre, hiç durmaksızın didikleyen kartalların gagalarının verdiği acıyla giderek kayaların derinine ve daha derinine gömülmüş; en sonunda kayayla birleşerek onun bir parçası olmuştur.

Üçüncüsüne göre, geçen binlerce yıl içinde Prometheus’un tanrılara ihaneti unutulmuş, tanrılar unutmuş, kartallar unutmuş, kendisi unutmuştur.

Dördüncüsüne göre, herkes anlamsızlaşan bu olaydan bıkıp bezmiştir. Tanrılar bezmiş, kartallar bezmiş, yara bezgin kapanmıştır.

Geriye kalan, açıklanamaz dağ sıralarıdır. Söylence, açıklanamayanı açıklamaya çalışır. Gerçeklik temelinden kaynaklandığına göre, açıklanamaz olanın krallığında sonlanması gereklidir.

* * * * *

İki açıdan Tann’dan ayrılmışız: İlk Günah bizi O’ndan ayırır, Yaşam Ağacı O’nu bizden ayırır.

Cennetten kovulduk, ama Cennet yok edilmedi. Cennet’ten kovuluş bir bakıma iyi şanstır, çünkü eğer kovulmuş olmasaydık, Cennet’in yok edilmesi gerekecekti.

Neredeyse İlk Günah olayı sonuçlanana kadar, Cennet Bahçesi’nin insanoğluyla birlikte lanetlenme olasılığı sürdü. Yalnızca insanoğlu lanetlendi, Cennet Bahçesi bunun dışında bırakıldı.

Bilgi Ağacı’nın meyvesini yediği gün, Tanrı Adem’in öleceğini söyledi. Tann’ya göre, Bilgi Ağacı’nın meyvesini yemenin kesin sonucu ölüm olmalıydı, yılana göre (en azından böyle de anlaşılabilir) bu Tanrı gibi olmak demekti. Her ikisi de benzer nedenlerle yanlıştır. İnsanlar ölmedi, ama ölümlü oldu, Tanrı gibi olamadılar, ama öyle olabilmenin elzem yeteneğini elde ettiler. Her ikisi de aynı zamanda doğruydu. Ölen insanın kendisi değil, ama cennetteki insandır, Tanrı’nın kendisi olamamış, ama Tanrısallığın bilgisine ulaşmıştır.

Kötü Olan’m o perişan bakış açısı: İyi ve Kötü’yü bilmeyi Tanrı’yla eşitlik sanıyor. Lanetlenmiş olması onu eskisinden daha kötü bir hale getirmemiş gibi görünüyor: yolun uzunluğunu karnının üstünde yerde sürünerek ölçecek.

* * * * *

Ölümün zulmü, Son’u değil, ama Son’un gerçek acısını beraberinde getirmesidir.

Ölümün en büyük zulmü: Anlaşılması kolay bir son, gerçek bir acıya neden olur.

* * * * *

İradenin özgürlüğü şudur: Çölü istediğinde özgürdür, çölü geçmek için izleyeceği yolu, kendi yürüyüş biçimini kendi seçebileceği için özgürdür, ama aynı zamanda çölden geçmek zorunda olduğu için özgür değildir, seçilecek her yol labirentsi bir biçimde çölün her bir parçasına uğramadan geçmeyeceği için özür değildir.

* * * * *

Burada herkese imana ilişkin iki soru sorulur: Biri bu yaşama inanılıp inanılmayacağıı, ikincisi yaşamın amacının bulunup bulunmadığı. Her iki soru da, kendi yaşamlarının gerçekliğinden dolayı herkes tarafından kesin ve çabuk bir “evet” ile cevaplanıyor; öyle ki soruların doğru anlaşılıp anlaşılmadığına ilişkin bir kuşku oluşuyor: Ne olursa olsun, her insanın kendi “Evet”ini dile getirmeden önce ona giden yolu uğraşarak aşması gerekiyor; çünkü soruların saldırısı altında verilen cevaplar, yüzeyden çok derinlerde bile karmaşık ve ele geçirilmesi zor cevaplardır.

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın