Neo-Beat / Beatnik / Bytenik

The following two tabs change content below.
kisiselmanifesto

kisiselmanifesto

Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm.
kisiselmanifesto

Latest posts by kisiselmanifesto (see all)

Neo-Beat-2

Her şeyi “kuşak”larla kuşatıp anlamlandırmanın neredeyse bir saplantı haline geldiği günümüzde, dallanıp budaklanarak, uzayıp sünerek “extra large” bir boyut kazanan “X Kuşağı”, tarihsel nirengi noktalarından biri olarak seçtiği “Beat Kuşağı”nın son temsilcilerinden Ginsberg ve Burroughs’un ölümleriyle sarsıldı. Doğası gereği “W.A.S.P.” (ya da “halim selim”) edebiyat eleştirmenlerinin sağanak gibi yağan “pulp” andaçlarından söz etmiyorum, “sarsıntı” derken. Bu zaten öngörülebilir bir durumdu. Yine öngörülebileceği gibi, bir sürü yavan medya köşesinin geçici baharatı oldu, geçti bu “ahmakıslatan” yağmuru. Burada sözü edilen etki, aslında birbirlerinden çok farklı evrenlere ait bu iki yazarın ilişki içinde oldukları alt kültürler içinde oluşan ve her zaman olduğu gibi yüzeye çıkarak dağılan, yani hızla medyatize olup dolaşıma giren ve şimdilerde sindirilmekte olan bir etki.

Bu iki ölümün işareti altında, 90’ların ortalarına doğru şöyle bir parlayıp sönmeye yüz tutan (hatta 90 kriziyle çekildikleri borsalardan kulüplere doğru yeni bir hamle yapan yuppie’lerin hemen alay konusu haline getirdiği) “neo-beat” kültürel tavır silkelenip canlandı. “Neo-beat”, “X Kuşağı”nın muhalif umursamazlığına çok yakışan bir isimdi ve üstelik “uzak” bir geçmişin bohem anarşizmine referansta bulunuyordu. Dolayısıyla, geçiciliğin tek değişmez ilke olarak belirdiği bu fırtınalı binyıl döngüsünde, “millenium”a hafif, bagajlarından kurtulmuş olarak girmek isteyenler için eşi bulunmaz bir söylem oldu. Bugünün post-medyatize toplumunda “neo-beat”, yalnızca sanat ve edebiyatla ilgili bir bağlama işaret etmiyor; hip-hop, rave, grunge gibi kültürlerden, yaş ortalaması giderek düşen “dead head”lere, performans sanatçılarından hacker’lara, sözel edebiyatçılardan hiper-edebiyatçılara, yeni-anarşistlerden yeni-marksistlere, hatta Silikon Vadisi’nin tekno-yurttaşlarından liberal sanat-edebiyat akademisyenlerine, yaş, ilgi, sınıf, meslek vb. bakımından çok geniş bir kesime hitap eden bir söylem bu. Üstelik, günümüzün en azından “hız” bakımından rakipsiz ortamında, elektronik medyada yayılan bir söylem.

Aslında elektronik ortamın neo-beat tavrın kendisini en çok hissettirdiği alan olduğu söylenebilir. Kuşkusuz performans şenliklerinde, kahvelerdeki sözel edebiyat toplantılarında, rave partilerinde, üniversite işgallerinde ya da “hypertext” kongrelerinde de sıklıkla rastlanıyor neo-beat’lere, ama tıpkı ataları gibi yola düşkün olduklarından olsa gerek, kendilerini en iyi internette ifade ediyorlar. Bir bakıma neo-beat, tam bir “sibernot”… En koyu hacker sitesinde de, Virgin Megaweb gibi popüler ve ticari sitelerde de neo-beat söylem prim topluyor. Tabii, tartışmanın dozu, kapsamı ve derinliği farklı, ama bu durum, sindirim sisteminin her zamanki gibi var gücüyle çalıştığının da bir işareti.

Ünlü “66 Numaralı Yol”, “bilgi otoyolu”na benzetiliyor, “Byte Kuşağı”ndan dem vuruluyor. Bu arada, beat halet-i ruhiyesinin de “ağ” fikrine en baştan açık olduğunu, kısacık internet tarihinde Bob Dylan ya da Grateful Dead sitelerinin kapsam ve yaygınlık bakımından öncü siteler arasında sayıldığını, Burroughs’un daha ölmeden önce siber âlemin ünlüleri arasına girdiğini, sibernetiğin babası Wiener’den Yol’un başmühendisi diye söz edilirken, Kerouac’a da fahri sibernot payesinin verildiğini eklemek gerek. Örneğin, Burroughs’un “İnterzone”u, bugün siberpunk söylemin “Matrix”i için ciddi bir model oluşturuyor. Siber edebiyatın kült ismi William Gibson, üzerindeki Burroughs etkisini hiçbir zaman reddetmedi, tersine. Zaten Burroughs, Beat Kuşağı’nın kültürel evreniyle sınırlanamayacak farklı ve özgün misyonuyla, muhalif siber zone’un en temel referanslarından birini oluşturuyor. Burada uzun uzadıya “URL” adresleri vermeye gerek yok; Yahoo ya da Altavista gibi güçlü araştırma motorlarından birine girip “Burroughs” yazın, haftalarca dolaşsanız bitiremeyeceğiniz, birbirine açılan bir labirentler ağına dalmanız işten bile değildir. Burroughs’un kes-yapıştır tekniğinin endüstriyel müziğe katkılarından tutun da, biyolojik silahların savaş stratejilerinin geleceği açısından taşıdığı öneme kadar yüzlerce konuyu içeren listelerle karşılaşırsınız.

New York’lu yazar ve web tasarımcısı Levi Asher’in (iyi ki edebiyatçı kimliğini tasarımcılığına kurban etmeden) gerçekten de ciddi bir çalışma sonucunda ortaya çıkardığı ve artık Beat Kuşağı hakkındaki en kapsamlı arşivlerden biri sayılan “Literary Kicks” sitesi, bu yıl “Webby Ödülü”ne aday gösterildi. Tümüyle edebiyata adanmış bir sitenin, ünlü ticari sitelerle ya da net bağımlılarının onsuz edemediği “Wired News” tarzı sitelerle yarışması, hele bu ödüle aday olmak için “rating”lerin önem taşıdığı da göz önüne alınırsa, neo-beat söylemin yaygınlığı konusunda oldukça önemli bir gösterge.

Bir başka örnek de, hem edebiyat ve dil teorileri hem de görsel-işitsel teknolojiler açısından hayli önem taşıyan ve geçtiğimiz yıl New York’ta sekizincisi düzenlenen “Hypertext ’97” Konferansı’ndan: Uluslararası “HTML” standartlarının oluşturulması bakımından olduğu kadar, edebiyat akademisyenleri ya da sosyal bilimler ve medya laboratuarları açısından da önem taşıyan bu konferansın oturumlarından biri, siber şiir ve bir “açık ortam” olarak elektronik medyada edebiyatın geleceği üzerine ayrılmıştı ve “neo-beat” en çok kullanılan kavramlardan biriydi. Sanal uzayda ses yayılımıyla şiirin ilişkisi ya da yazılı sözcüğün eşzamanlı sentaksı dolayımıyla şiirsel iletişim gibi (şimdilik) akademik konular tartışılırken, taşınabilir bilgisayar ekranlarındaki neo-beat şiir örnekleri elden ele dolaşıyor ya da kablosuz kulaklıkları dolduruyordu…

Bir başka yanıyla da sanal ortam beat tarzı edebiyata çok uygun. Yayıncı peşinde koşmaktansa, kahvenin birinde ortaya fırlayıp şiirini okumayı tercih eden “beatnik”, şu ya da bu biçimde internete girmeyi (serbest erişim hakkı veren sitelerden birine üye olup ya da yasadışı yollarla popüler siteleri “kırarak”…) beceren ve ürününü dolaşıma sokan “bytenik”te buluyor uzantısını. Sanal ortamın teknolojik hızının sivil toplum açısından taşıdığı “telekratik/dromolojik” tehlikeler bir yana, demokratik katılım ve iktidar mantığının tersine çevrilebilmesi imkânı da mevcut. Nitekim, siber âlemin sanal gerillaları da bu imkânı fazlasıyla kullanıyorlar. Bu, edebiyatın veya sanal plastiğin sınırlarını zorlamak için de olabiliyor, gizli hükümet bilgilerine ulaşmak ve “enformasyon hakkı” adına onları herkesin kullanımına açmak için de. Bu arada birkaç kişi bu yöntemleri banka soymak için kullanıyorsa da, genellikle etik baskın çıkıyor. Her neyse, İnterzone’da edebiyat da kol geziyor. Birer serseri mayın gibi ağa giren bu ürünlerin bazıları, son derece ilginç ve derinlikli sitelere de dönüşebiliyor.

Yazının başında sözünü ettiğim, “neo-beat”in, bir yanıyla muhalif ve yaratıcı bir zihinsel yapıyı oluştururken, öte yandan “Gösteri Toplumu”nun medyatik malzemesi haline getirilerek “evcilleştirilen” bir söylem olması sorunu, ne ilk ne de son kez yaşanan bir paradoks. Ve sanırım bu paradoksun kesin bir çözümü henüz bulunamadı. Ama beni, bu ve bunun benzeri muhalif ya da en azından uyumsuz/hoşnutsuz söylemlerin taşıdığı dönüştürücü potansiyel ilgilendiriyor. Beat Kuşağı, Hollywood malzemesi uçarı beatnik’leri doğururken, başka imkânları da tenlendirdi ve edebiyat tarihine geçen katkıları bir yana, hâlâ süregelen yaratım süreçlerine de yol açtı. Bugün “neo-beat”le ya da siberpunk’la yaşanan süreç de, ister istemez, çıkmaz sokakların yanı sıra özgürlüğün yaylalarına da patikalar açacaktır.

William Seward Burroughs, 1970’te yayımlanan ve (kendisinin de kuşkusuz gülümseyerek karşılayacağı gibi…) artık baskısı tükendiği için yalnızca elektronik-metin halinde elde edilebilen “Elektronik Devrim” adlı denemesinde, sözünü ettiğim paradoksal durumu gayet iyi açıklıyor: “Başlangıçta sözcük vardı ve sözcük Tanrı’ydı ve o zamandan beri sır olarak kaldı. Sözcük Tanrı’ydı ve sözcük dile getirdiğimiz et’ti. Tam olarak neyin başlangıcındaydı sözcük? YAZILI tarihin başlangıcında. Genellikle konuşulan sözcüğün yazılı sözcükten önce geldiği sanılır. Ben, bildiğimiz biçimiyle konuşulan sözcüğün yazılı sözcükten sonra geldiğini düşünüyorum. Başlangıçta sözcük vardı ve sözcük Tanrı’ydı ve sözcük et’ti… insan eti… YAZI’nın başlangıcında… Hayvanlar konuşurlar ve enformasyon iletirler, ama yazmazlar. Gelecek kuşaklar ya da kendi iletişim sistemlerinin sınırı dışında kalan hayvanlar için enformasyonu erişilebilir kılamazlar. Bu insanlar ve hayvanlar arasındaki can alıcı farktır. YAZI. (…) ‘Bu sonun başlangıcı.’ Bu, Washington’daki büyükelçiliklerden birindeki bir bilim ataşesinin, laboratuvarda üretilen bir sentetik gen ile ilgili rapora gösterdiği tepkiydi… ‘Herhangi bir küçük ülke, tedavisi olmayan bir virüs yapabilir. Yalnızca küçük bir laboratuvarda yapabilir bunu. Herhangi bir küçük ülke, iyi bir biyokimyagerle bu işi yapabilir.’ Bu mantıkla, büyük bir ülkenin bu işi çok daha hızlı ve iyi bir biçimde yapabileceği söylenebilir. (…) Elektronik Devrim’de bir virüsün çok küçük bir sözcük ve imge öğesi olduğu kuramını geliştiriyorum.” Bilimsel bir teori de iki ya da daha çok ucu açık bir imkânlar toplamıdır. Bir virüs, tüm insanlığın sibernetik köleleştirilmesi için de kullanılabilir, “iktidar” kavramının anlamının boşaltılması için de. Ama bir virüs “kullanılabilir” mi? Yoksa virüs, doğası gereği kendisini kopyalayarak çoğalan, tümüyle otonom bir varlık mıdır? Belki de imkânın adı “virüs”tür…

Dr. Özgür Uçkan’ı

Sevgiyle anıyoruz.

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın