Quentin_Tarantino_Césars_2011

Sinema tarihinde çok az yönetmen Tarantino’nun yakaladığı başarıyı yakalayabilmiştir. Sadece 7 filmle kendisini dünyanın en iyi yönetmenleri arasında bulmuş biri için herhalde söylenecek çok fazla şey vardır. Tarantino’yu şöyle bir mercek altına yatıralım ve onun kanlı tarihine VOLUME 1 ve VOLUME 2 başlıkları altında bir yolculuğa çıkalım. Karşınızda kendisinin her zaman masum biri olduğunu söyleyen TARANTINO. . .

VOLUME 1

1963 yılı dünyada en çok Kennedy suikastı ile anılır. Amerika büyük bir başkanı kaybetmiştir ama bir yandan da sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden birini kazanmıştır. 27 Mart 1963’de Knoxville kasabasında henüz çocuk yaşta diyebileceğimiz 16’lık Connie insanoğluna Jr. Tarantino’yu kazandırır. Jr. Tarantino’ya geçmeden önce onun hayatına yön verecek olan annesi Connie’yi tanıyalım. Connie üç çocuklu yoksul bir ailenin ortanca çocuğudur . Şimdi burada yoksulluk edebiyatı yapmak da neyin nesi diyebilirsiniz. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü yazı ilerledikçe, bunun Tarantino’nun hayatındaki önemini çok iyi anlayacaksınız. Nerde kalmıştık? Evet; ortanca kızımız Kızılderili babası ve terzilikle uğraşan annesinden hiç de memnun değildir. Yaşadığı hayattan kurtulmak isteyen Connie bütün vaktini sinemalarda geçirmektedir. En büyük hayali oyunculuk olan Connie sonunda kendisinden yaşça büyük olan sevgilisi Tony Tarantino ile birlikte kaçar. Bir zamanlar evlerinden kaçıp İstanbul’a meşhur olmaya gelen genç kızlarımız gibi yapmaz. Çünkü onun yolu oyunculuktan geçen Hollywood’a değil, Amerika’nın sessiz kasabalarından Knoxville ‘a uzanır. Kendisi gibi meşhur olmayı kafasına koymuş olan country şarkıcısı eşi ile birlikte para kazanmanın yollarını ararlar. Ama bir türlü istediği plağı çıkartamayan Tony Tarantino meşhur olma hayallerinden vazgeçer. Tony ile kaçmasının tek nedeni evden uzaklaşmak olan Connie, sevgilisinin başarısızlığı ile hayal kırıklığına uğrar ama hamile olması nedeniyle onun yanında kalır.

Jr. Tarantino’nun doğumundan sonra Connie oğluna adeta kol kanat gerer. Connie’nin sinemaya olan sevgisi Jr. Tarantino’ya Quentin (televizyondaki western dizilerinden biri olan Gunsmoke’da Burt Reynolds’un oynadığı Quınt karakterinin kısaltılmamış hali) adını kazandırır. Böylece Tarantino ucundan kıyısından sinemaya bir anlamda bulaşmış olur. Zaten Connie gibi bir annenin genlerine sahip olması bile onun ileride neler yapacağına işarettir. Ayrıca Connie büyükbabasının adı Jerome’yi de göbek adı olarak koyar. Bu bir Kızılderili adıdır. Ama Tarantino bunu ilerde hiç kullanmayacaktır. Sadece tiyatroya başladığı ilk yıllarda sahne adı Quint Jerome‘ydi.

Gözü hep yükseklerde olan Connie artık kendi ayakları üstüne basmaktadır. Sonunda bir yerlere gelmeyi başaramamış kocası Tony Tarantino’yu terk eder ve Quentin’i de alarak Los Angeles’ın yolunu tutar. Burada kuaförlükten marketlerde çalışmaya kadar pek çok işe girer. Sonunda hayatını değiştirecek olan bir başka müzisyen Curt Zastoupil ile tanışır ve çok geçmeden onunla evlenir. Connie istediği lükse bir anda kavuşur ve yoksul hayattan kendisini ve oğlunu bir anda kurtarır. Quentin de büyümeye devam etmektedir. Ama yaşıtlarından biraz farklı. Çünkü yaşıtları parklarda bahçelerde oynarken o annesi ile o sinema senin, bu sinema benim dolaşmaktadır. Henüz altı-yedi yaşında olmasına rağmen annesiyle her tür filmi seyretme şerefine nail olan Quentin o zamanlardan film hazinesini genişletmeye başlar. Öyle ki, o yaştaki çocuklar çizgi film seyretmeyi yaşam sayarken, Quentin Oscarlı yönetmen Mike Nichols’un büyüme , ilişki kurma sorunlarını işleyen erotik filmi CARNAL KNOWLEDGE’dan , Sam Peckinbah’ın THE WILD BUNCH ‘ı ya da John Boorman’ın DELIVERANCE gibi şiddet öğesi yüklü filmlerini annesi sayesinde sinemalarda görmüştür. Eeee böyle bir annenin oğlunun normal olması elbette beklenemez. Altı-yedi yaşındaki bir çocuğa DELIVARANCE’ı seyrettirirsen ondan ilerde bir Love Story yapmasını bekleyemezsin.

Okul yılları Quentin için sıkıntılı geçer. Beklendiği üzere hiç de parlak bir öğrenci değildir. Zamanının çoğunu okuldan kaçıp sinemalarda geçirir. Ardı arkası gelmeyen başarısız kız tavlama olayları onu iyice çıkmaza sürükler. Öyle ki ne zaman güzel bir kızın peşinden gitse sonunda çok çirkin biriyle beraber oluyordur. Artık okul da onun için çekilmez bir hal almıştır. Aklı fikri beyazperdede seyrettiği filmlerdedir ve sonunda kararını verir. Kendisi de oyuncu olacaktır. Artık okuldan sinemaya gitmek için değil, annesinin yakın arkadaşı aktör James Best’ten oyunculuk dersleri almak için kaçar. 60’lı yıllarda ikinci sınıf filmlerin ikinci sınıf aktörü olan James, oyunculuk dersleri yanında Quentin’e kamera tekniği ile ilgili bilgiler de öğretir. Böylece sinema konusunda Quentin’e annesinden sonra yön veren en önemli kişi olur. Yeri gelmişken söyleyeyim. James’in ikinci sınıf bir aktör olduğunu söylemiştim. Bence Tarantino’nun bu kadar kötü bir oyuncu olmasındaki en önemli faktör James olabilir diye düşünüyorum. Neyse, biz dönelim tekrar Quentin’in çocukluğuna. Okuldan kaçmaktan derslere bir türlü kendini veremeyen Quentin sonunda öğrenimine son verir ve okulu bırakır. Artık bütün zamanını James’in yanında geçirmektedir. Üç yıl gibi uzun bir süre James’in yanında ders aldıktan sonra bildiği en iyi şey olduğu için, sinemada işe başlar. Ama onun gönlü hala oyunculuktan yanadır. Sinemadaki işinin yanında Alan Garfield’ten oyunculuk dersleri alır. Garfield de aynen James gibi 60’lı yılların ikinci sınıf bir tiyatro oyuncusudur ve en az onun kadar kötüdür. Oyunculuk derslerinin yanında, çalıştığı sinemada seyrettiği filmlerle her geçen gün film dağarcığını daha da genişletir. Sonunda sinemadaki işine son verip sadece oyunculuk dersleri almaya devam eder. 21 yaşında bir tiyatro ajansına başvurarak Cathryn James ile anlaşma imzalar. Bundan sonraki zamanı tiyatro oyunlarında rol kapabilmek ile geçer. Ama o kadar kötü bir oyuncudur ki bir türlü adam akıllı roller bulamaz. James ve Garfıeld’in ceremesini çekiyor dersek sanırım yeridir. Ajansdaki diğer oyuncuların en büyük hayalleri Al Pacıno, Robert De Niro gibi büyük aktörlerle çalışmaktır. Tarantino da onlarla çalışmaya can atmaktadır. Ama onun gerçekte çalışmak istedikleri yönetmenlerdir. Brian De Palma’ya taparcasına hayrandır, Francis Ford Coppola ile çalışmayı çok ister. Hele ki Dario Argento ile çalışabilmek için İtalyanca öğrenmeyi bile göze alabileceğini ifade eder. Tarantino tiyatrolarda rol kapmaya çalışa dursun sonunda parada kazanması gerektiğine karar verir. 22 yaşında South Bay’de video dükkanın da çalışmaya başlar. Çünkü filmler hakkındaki bilgi dağarcığından dolayı yapabileceği en iyi işin bu olduğunu düşünür. Aslında çok da doğru bir karar vermiştir. Tüm gün boyunca çalışıp gelenlere durmadan filmlerden bahseder. Bir aralar müşterisi olduğu bu dükkan da bütün filmler şimdi onun elinin altındadır. Burada yapmayı en sevdiği şeylerden birisi de hiç durmadan film seyretmektir. Yalnız bir sorun vardır. Tarantino koymaması gereken ne kadar film var ise onları videoya koyuyordur. Müstehcen , bol küfürlü, kanlı filmler her zamanki gibi Tarantino’nun favorileridir. Öyle ki Harvey Keitel’ın cani bir piyanisti canlandırdığı FINGERS filmi bu dükkanın en favori filmlerinden birisi olmuştur. Pam Grier’ın vahşet yüklü aksiyon filmlerini herhalde cümle alame en iyi tanıtan Tarantino’dur. Lucio Fulci’nin 7. sınıf korku filmleri her zaman favorilerindendi. Hele ki kung-fu filmleri ilk gözağrılarıydı. Genel bir bilgi Tarantino’nun bildiği herşeyi bu video dükkanından öğrendiği yolundadır. Ama bu yanlış bir bilgidir. Tarantino zaten buraya çalışmaya gelene kadar yüzlerce film seyretmiştir. Connie gibi bir annesi olması onun çocukluğunun sinemalarda geçmesine neden olmuştur. James ve Garfield’den üçer yıl olmak üzere toplam altı yıllık bir oyunculuk eğitimi ve teknik eğitimler almıştır. Hiç sinema okuluna gitmediği doğrudur. Ama öğrendiği her şeyi video dükkanından öğrendiği bilgisi çok yanlıştır. Burası sadece onun kıvama gelmesinde yardımcı olmuş ve onun kafasındaki sinema projelerinin hayata geçirilmesine vesile olmuştur. Ama ileriki yıllar o video dükkanına olan minnet borcunu da ödemeyi ihmal etmez. Şimdiye kadar çektiği bütün filmlerinde filmin sonundaki cast yazılarında Video Archives’e her zaman teşekkürü bir borç bilmiştir. 1995 yılında Video Archives’ın kapanması ile o dükkandaki bütün video kasetlerini satın alır. Böylece bir zamanlar satışını yaptığı filmler artık onun elinin altındadırlar.

Tarantino için zaman hızla akıp gitmektedir. Artık hayalleri için bir yerlerden başlaması gerektiğine karar verir. Onun için oyunculuk değil, en önemli şey yönetmen olmaktır. Böylece 1986 yılında ilk filmini çekmeye başlar. İkinci el bir kamera almıştır. Öyle setçisi, ışıkçısı yoktur. Her şeyi amatörce halletmeye karar verir. Sonuçta onun tek hayali film çekebilmektir. MY BEST FRIEND’S BIRTHDAY (En İyi Arkadaşımın Doğum Günü) bir komedi filmidir (ne kadar ilginç değil mi?) Genç bir adamın doğum gününün yolunda gitmeyen birkaç sürpriz ile mahvolmasını anlatan “screwball comedy” tarzında bir öğrenci eğlencesidir. Ama ne yazık ki bu filmi hiçbir zaman bitiremez. (Buna pek şaşırmamalı aslında) Kendisinin başrolünde oynadığı sakarlıklar parodisinde iki arkadaşını başrolde oynatır. Ama bir tanesinin başka bir şehre taşınması ile film projesi yarıda kalır. Senaryoda değişiklik yapar ve tekrar çekmeye başlar. Ama bu seferde aldığı ikinci el kamera arızalanır. Dekor olarak kendi evini kullanan Tarantino ne yazık ki bu filmi bitirmeyi başaramaz. Elinde kamerası ile kala kalan Tarantino en sonunda hayallerinin yıkılması ile karamsarlığa düşer ve intihar etmeye karar verir. İntihar planı bile hazırdır. Onun gibi biri hap içerek ya da kendisini boğarak öldürecek değildir. Ölümü de hayal dünyasına yakışan şekilde olmalıdır. Küveti sonuna kadar doldurup içine girecek ve damarlarını kesecektir. Onun için her şey hazırdır. Ama tam o sırada televizyonda THE PARTRIDGE FAMILY(TRUE ROMANCE ve Pulp Fiction filmlerinde sık sık bahsi geçer) adlı komedi dizisi başlar. O diziye hayrandır ve hiçbir bölümünü kaçırmamıştır. Sonunda diziyi seyretmeye karar verir. Oturur ve seyreder. Dizi bittikten sonra kendisine şunu söyler. “Kendimi öldürecek gibi hissetmiyorum!?!” İnanabiliyor musunuz ?!? Onun hayatını bir dizi film kurtarmıştır.

Film çekmek için artık iyiden iyiye yanıp tutuşmaktadır. Ama bunu nasıl yapacaktır? Sonunda kararını verir. Bir senaryo yazacak ve yapım şirketlerinin kapısına dayanacaktır. 1987 yılında TRUE ROMANCE’ı (Gerçek Romantik) yazar. Hayali bu senaryoyu kendisinin filme almasıdır. Kapı kapı dolaşıp senaryosunu beğendirmeye çalışır. Senaryo iyi olmasına iyidir ama hiçbir yapım şirketi Tarantino’nun teklifini kabul etmez. Hiçbir şey yapmamışken böyle şartlarla gelen bir genci yönetmen koltuğuna oturtmak hiç akıl karı bir iş değildir. Senaryosu sonunda elden ele dolaşmaya başlar. Her gittiği yerde senaryonun sonuna dair değişik yorumlar yapılır ve senaryonun değişmesi halinde bunu filme alabileceklerini söylerler. Ama herkesin şartı aynıdır. Yönetmen Tarantino olmayacaktır. Tarantino senaryosunun değişmesine karşı çıkar. Yönetmenlik meselesinin olmayacağını anlayınca da bu kararında geri adım atar. Senaryo gittikçe ilginç bir hal almaya başlar. Artık Clarence ‘in (filmdeki erkek kahramanımız) yalnız kaldığı zamanlarda Elvis ortaya çıkacak (evet. . . hani bizim şu kral) ve kahramanımıza öğütler verecektir. Kendisi de Elvis’in büyük hayranıdır. Bu yüzden onu da senaryoya ekleme konusunda bir tereddüt yaşamaz. Ama Clarence’in ölümü ile biten final sahnesinin mutlu sona dönüştürülmesi onu çok rahatsız eder. Senaryosunu iyice değiştiren Tarantino Hollywood’da katıldığı bir partide (daha doğrusu senaryosunu filme alabilecek birilerini bulmak için) yönetmen Tony Scott ve Bill Unger ile karşılaşır. Senaryosunu bu ikiliye beğendirmeyi başarması hiç de zor olmaz. Çünkü Scott , Tarantino’nun bir başka senaryosu RESERVOIR DOGS ile Harvey Keıtel’ın ilgilendiğini duymuş ve bu genci merak etmiştir. Ondaki potansiyeli de gördükten sonra filmi çekmeyi kabul etmiştir. Tarantino’da senaryoyu alarak August Entertainment şirketine yönetmenin Scott olması ve başrolde Christian Slater adlarının projeden çıkartılmaması şartı ile satmıştır. Yıl 1990’dır. Ama filmin yapım aşaması 1993’de başlamıştır.

Tony Scott sinemaya bir korku filmi ile giriş yapmıştır. THE HUNGER adındaki vampir öyküsünde kadın kahramanımız vampirliğine yakışır bir şekilde önüne geleni parçalamaktadır. Daha sonraları adı hep hareketli filmlerle anılacaktır. Ve bütün filmleri hasılat rekorları kıracaktır. BEVERLY HILLS COP SERİSİ , DAYS OF THUNDER , THE LAST BOY SCOUT , REVENGE , TOP GUN gibi filmlerle ününe ün katmıştır. Ama açık söylemek gerekirse hiç birinde (buna The Hunger da dahil ) TRUE ROMANCE ‘da olduğu gibi vahşeti bu kadar saf haliyle göstermemiştir. TRUE ROMANCE Tarantino’nun ilk senaryosudur. Ve iddia ettiğine göre romantik bir filmdir!!! Doğrusu dağılan kafalar, patlayan vücutlar bir filmi ne kadar romantik kılar tartışılır ama Alabama ile Clarence arasındaki aşk gerçekten görülmeye değerdir. Gelelim filmimiz hakkındaki ayrıntılara. Önce isterseniz oyuncu kadrosundan başlayalım. Başrolde Clarence Worley karakteri ile Christian Slater , Alabama Whitman karakteri ile Patricia Arquette (hıhım Arquetta kardeşlerin en büyüğü. David , Rosenna , Alexis olan) ve diğer rollerde Dennis Hooper , Gary Oldman , Brad Pitt , Christopher Walken , Samuel L. Jackson , James Gandolfini , Tome Sizemore , Chris Penn (Buda bizim Sean Penn’in kardeşi ) ve Elvis rolü ile Val Kilmer . Gerçekten büyük bir kadro. Ve kanlı mı kanlı bir film.

Tarantino yazdığı senaryolarda karakterlerin hepsini gerçek yaşamdan seçmektedir. (bu benimde senaryo yazılımında seçtiğim bir yoldur. Senaryo yazanlar bence bu yolu mutlaka denemeliler. ) Her karakter çevresinden bir kişidir. Onun yaşamından ve tanıdıklarından kesitler sunar. Örneğin TRUE ROMANCE filmindeki Clarence hiç kız arkadaşı olmamış günlerini ikinci sınıf sinemalarda kung-fu filmleri seyrederek geçiren ve çizgi roman satan bir mağazada çalışarak geçirmektedir. Tarantino burada Los Angeles’da geçirdiği çocukluğundan esinlenmiştir. İtalyan mafya elamanlarından birisinin adı Darıo’dur. Bu da en sevdiği yönetmenlerden birisi olan ünlü İtalyan yönetmen Darıo Argento’dan gelmektedir. Clarence , Alabama’ya Sonny Chiba adında bir kung-fu yıldızından bahseder. Sonny Chiba Japonya’da dövüş filmleri ve dizileriyle tanınan bir aktördür. Shadow Warrıor adlı dizide başrol oynayan Chiba’ya Tarantino taparcasına bağlıdır. PULP FICTION filminde Butch’un Marcellus’u samuray kılıcı ile kurtardığı sahne bu diziden birebir olarak alınmıştır. Ayrıca Tarantino öykülerindeki karakterlerin hepsinin sinemaya olan hayranlığı gözlerden kaçmamaktadır. Alabama, DRESSED TO KILL filmindeki Nancey Allen gibi yaşamak istediğini sürekli vurgular. THE PARTRIDGE FAMILY dizisini çok sevdiğini söyler. Romantik filmlerin ona göre olmadığını, kanlı vahşet yüklü filmlerin onu daha çok cezbettiğinden bahseder. Karakterlerin sinema hayranı olmasının yanında zevkleri size kimi çağrıştırıyor?? Bu arada ben hala TRUE ROMANCE filminden bahsetmedim değil mi? Konusu kısaca özetlersek kahramanımız yani Clarence günlerini kung-fu filmleri seyrederek geçiren , Elvis ve çizgi romanlarla yaşayan son derece sessiz ve sakin birisidir. Çizgi roman satan bir dükkanda çalışmaktadır. Günün birinde patronu doğum günü hediyesi olarak bu saf delikanlımıza bir fahişe ayarlar. Yalnız sorun fahişeyi bir şekilde Clarence’e kabul ettirmektedir. Bu yüzden Clarence ile fahişenin daha doğrusu Alabama’nın karşılaşmaları tesadüfi olmalıdır. Bunun olacağı en iyi yerde sürekli gittiği 7. sınıf dövüş filmlerinin oynadığı sinema salonudur. Burada tanıştığı kıza aşık olan Clarence onun fahişe olduğunu öğrenince kızı bu hayattan çekip almaya karar verir. Ama bunu yaparken başına olmadık belalar açılır. Kendini zenci zanneden beyaz bir p. . enk (bu da olsa olsa Tarantino filminde olur zaten) ve İtalyan mafyası Clarence ve Alabama’nın peşine düşer. Bu da yetmezmiş gibi kokain dolu bir bavul kahramanlarımızın eline geçer. Bu da polisinde işe karışacağı anlamına geliyor yani. Düşmanlarından kaçmaya başlayan Clarence ve Alabama’nın hikayesi sıra dışı bir yol filmi halini alır. Yönetmenliğini Tarantino yapmamış olsa da buram buram Tarantino kokan bu filmin kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum.

1987 yılında TRUE ROMANCE filminin senaryosunu yazdıktan sonra ilk defa kameralar karşısına geçer. Yıl 1998 ‘ dir. İlk rolü her zaman hayranlık duyduğu Elvis’dir. Bir zamanlar bütün dünyayı kasıp kavuran GOLDEN GIRLS (Altın kızlar) dizisinde uzun favorileri , arkaya doğru taranmış saçları, parıltılı kostümü ve peleriniyle Elvis olup karşımıza çıkmıştır. Kısa bir rol olmasına rağmen ilk defa kameralar karşısındadır. Tabi hemen oracıkta genç kızlarımızı !! kendisine aşık etmeyi başarmıştır.

1989 yılına girildiğinde Tarantino senaryo yazmaya iyice ısınır. Elinde TRUE ROMANCE ‘ın senaryosu dururken bu sefer de NATURAL BORN KILLERS’ı yazmaya başlar. Düşünceleri yine aynıdır. Kendisi yazacak ve kendisi yönetecektir. TRUE ROMANCE için kapı kapı dolaşmış ama bir türlü istediği haberi alamamıştır. NATURAL BORN KILLERS’ı yazarken yine pek ümitli değildir. Bu sefer eğer kendisi çekmeyi başaramaz ise senaryonun haklarını hemen devredecektir. Ama TRUE ROMANCE ‘ın belirsizliği onu biraz daha yavaş çalışmaya iter. 1989 yılının sonuna doğru senaryosu kaba taslak bitmiştir. Ama bir türlü bütününü oluşturamamıştır. 1990 yılında TRUE ROMANCE’ın senaryosunu cüzi bir fiyata August Entertainment şirketine satar. Bu onun için senaryo yazımından gelen ilk kazançtır. NATURAL BORN KILLERS’ı iki yılda bitirir. Senaryosunu yine kendisi filme almak istiyordur. Ama TRUE ROMANCE’da yaşadığı engeller bir kez daha karşısına çıkmıştır. Bunun üstüne 1991 yılında yapımcı Don Murphy ile senaryosu hakkında görüşmelere başlar. Murphy senaryoyu fazla abartılı bulur. Bu yüzden bu teklife pek sıcak bakmaz. Ama daha sonra TRUE ROMANCE’ın rakip şirket tarafından alındığını duyunca bu gence tekrar yönelmeye karar verir. Sonunda Tarantino NATURAL BORN KILLERS’ın haklarını Don Murphy – Jane Hamser çiftine 10. 000 dolar karşılığında satar. Bu onun için çok önemlidir. Çünkü yeni yazmaya başladığı bir senaryosu daha vardır. İki senaryosunu sattıktan sonra eline cüzi bir para geçmiş ve yazmakta olduğu yeni senaryosunu kendisinin filme alması için önünde bir engel kalmamıştır. Tabi bu senaryosuna daha sonra geleceğiz. Şimdi kronolojik sıramızdan devam edelim. (aslında Tarantino gibi ordan oraya sıçrıyorum ya neyse. . . ) NATURAL BORN KILLERS’ın haklarını alan Don Murphy-Jane Hamser çifti senaryoyu bir türlü pazarlayamazlar. Hiç kimse bu senaryoya hele ki böyle vahşet yüklü bir öyküye yatırım yapmak istemez. Çift tam umutsuzluğa kapılmaya başlamışken onların yardımına bu sefer Tarantino yetişir. Çünkü dünyada fırtınalar estiren RESERVOIR DOGS filmi ortaya çıkar, Tarantino adını dünya ahiret duyar, böylece çift artık güzel uykular görmeye başlar. Böyle süslü yazmayı pek sevmem ama biraz da hayal gücü katalım değil mi? Aslında şöyle bakacak olursak onlar Tarantino’yu Tarantino da onları kurtarmıştır. Tarantino’nun başarısından sonra onun yazmış olduğu senaryoyu pazarlamak artık çizgi üstünden topu ağlara göndermek kadar kolaydır. (futbol hayatımızın her parçasında diye boşuna söylememişler)

Don Murphy – Jane Hamser çifti senaryoyu filme alması için Tarantino’ya yönelirler. En başta diğer yapımcıların yaptığı gibi ona burun kıvırmışlar ama RESERVOIR DOGS filminin başarısından sonra bu sefer onun peşine düşmüşlerdir. Bir zamanlar senaryolarını kendisi filme çekmek için kapı kapı dolaşan Tarantino gelen bu teklife beklenmedik bir cevap verir. Filmi çekmeyeceğini açıklayan Tarantino belki de geçmişin hıncını bu yolla alır. Çünkü o artık önü açık bir yönetmendir. Geçmişe dönmek yerine ileriye bakmaya karar verir. NATURAL BORN KILLERS için Tarantino’dan hayır yanıtı alınınca bu sefer Oliver Stone’a teklif götürülür. Stone da senaryoyu kendi tarzında çekme şartı ile kabul eder. Bu tarz meselesi ilerde Stone ile Tarantino arasında büyük tartışmalara neden olucaktır. Bu büyük kapışmayı sonraya saklayarak yazımıza hızla devam ediyoruz. Filmin çekimleri 1993 yılının sonuna doğru başlar ve 1994 yılında sinemalara gelir. İsterseniz yine öncelikle filmimizin oyuncu kadrosundan bahsedelim. Bu seferki kahramanlarımız karı-koca . Mickey Knox yani evimizin reisi Woody Harrelson ; Mallory Knox yani evimizin hanımı Juliette Lewis . Hepsi bu kadar mı? Tabii ki hayır. Olayları körükleyen televizyon yapımcısı Wayne Gale karakteri ile Robert Downey Jr. , dengesiz polis müdürü Warden Mc Clusky karakteri ile Tommy Lee Jones , kahramanlarımızın daha çok şöhret olmaması için onları mahkemeye çıkmadan temizlemekle görevli polis Jack Scagnetti ile Tom Sizemore ve genelde komedi filmlerinden tanıdığımız Rodney Dangerfield sevimli kızını çok iyi yetiştiren!! baba rolünde. Ve film boyunca ölmek için sıraya girmiş bir çok ismi lazım olmayan vatandaş. Kadro böyle. Peki ya filmin konusu nasıl?

Mickey ve Mallory birbirlerine aşık iki gençtir. Mallory ailesinden hiç de mutlu değildir ve tek amacı evden uzaklaşmaktır. ( bknz. Connie ) Babası tarafından sürekli tacize uğramaktadır ve annesi de bunlara göz yummaktadır. . Kısacası hayat onun için çekilmezdir. Bütün bu karanlığın ortasında onu aydınlatan tek bir şey vardır. O da erkek arkadaşı Mickey’dir. Küçük kuş sonunda evinden uçmaya karar verir. Erkek arkadaşı Mickey ile kaçacaktır. Derler ya tüm sorunları arkada bırakıp gitmek diye. İşte o öyle yapmaz. Önce tüm sorunları ortadan kaldırır. Babasını boğup , annesini yakarak gönül rahatlığı ile evini terk eder . Kendi küçük dünyalarından sıyrılan çift Amerikan toplumunun hem kabusu hem de kahramanı olurlar. Kabusu olurlar çünkü önlerine çıkan herkesi birer birer öldürürler. Kahraman olmak için gidip Irak’ta esir olan askerleri kurtarmazlar. Sadece işledikleri cinayetler ile basında sürekli ön planda olurlar. Bu durum öyle bir hal alır ki, basın onlar cinayet işlesin diye neredeyse destekler hale gelir. Böyle olunca da halkta onları sürekli takip eder ve iyiden iyiye bu cinayetleri desteklemeye başlar. Arkalarında bıraktıkları cesetlerin ortak noktaları hiçbirisinin olumlu ya da iyi birisi olmamasıdır. Hepsi için söylenecek bir şeyler vardır. Peşlerindeki devleti temsil edenler bile kokuşmuş bir sistemin parçalarıdır. Aslında hepsi Amerikan devletinin kendisinin yansımasıdır. Polis bile toplumdaki diğer pisliklerden farksızdır. Basın mıdır bunları bu kadar yücelten? Kimdir ahlaklı olan!?! Basın mı yoksa katiller mi? Peki halkın hiç mi suçu yoktur? Toplumdaki şiddet neden doğuyor? Her kötülüğün arkasında bir başka kötülük mü yatıyor?

NATURAL BORN KILLERS bütün kanlı sahnelerin arasında toplumsal mesajlar içermekte olan bir film. Eleştirisini bu insanlar niye birilerini öldürüyor diye değil onları bize yansıtan dünyaya yani medya imparatorluğuna ve televizyon egemenliğine getiriyor. Burada yaşananları Amerikan halkı ile genellememek lazım. Çünkü bu bütün dünyanın sorunudur. Medya bütün dünyanın hakimidir ve televizyonda insanlığı ele geçirmiş bir durumdadır. Önemli olan ise onun nasıl kullanıldığıdır. Filmdeki dengesiz kasap çırağı Mickey ve yeni yetme Mallory aslında sadece bir araçtır. Yani ıcebergin görünen tarafı. Görünmeyen tarafı ise koca bir imparatorluktur. Onu bulmayı , onu düşünmeyi biz seyircilere bırakan NATURAL BORN KILLERS bana göre en iyi toplum-medya eleştirisi getiren filmlerden birisidir. Yalnız filmin herkese hitap etmediği de çok açık. Çünkü bu filmle beraber çıkan tartışmalar, kopan yaygaralar nerede ise eleştirmenler ile seyircileri kanlı bıçaklı yapmıştı. Sadece eleştirmenler mi? Filmin yönetmeni Stone ile senaryo yazarı Tarantino’da kanlı bıçaklı kavgaya tutuşmuşlardı. Tarantino filmdeki abartılı tarzı gereksiz bularak senaryosunun çok değiştiğinden ve filmin kendisi ile bir alakası olmadığından yakınır. Ama özünde verilen mesaj Tarantino’nun yazdıklarından filmde kalan tek şeydir. Stone ise bu söylemlere şiddetle karşı çıkar. Ve “filmi kimin kabullenip kabullenmiyeceği benim umurumda değil. Şiddeti abarttığım söyleniyor. Eğer bunu böyle gerçekleştirmeseydim film vermek istediği mesajı bu kadar etkili veremezdi. Senaryo Tarantino’nun olabilir. Ama film benim filmim. ” Tarantino ise bunlara şu karşılığı verir. ” TRUE ROMANCE ‘da Tony büyük bir iş yaptı. Benim hikayemi hemen hemen istediğim gibi perdeye yansıttı. Ama Stone benim malzememden yeni bir şeyler çıkarmaya çalıştı. Bunun benimle bir ilgisi yok. Sanırım insanların şunu bilmesi gerekir ki , film ile arama mesafe koydum. Fazla bir şöhret kazanacağımı sanmıyorum, fazla utanç da duymayacağım. Kesinlikle ikisinin de peşinde değilim. Eğer onu sevdiyseniz bu Oliver. Eğer onu sevmediyseniz , bu yine Olıver. ”

İşte bu tartışma böyle sürer gider. Ama Sezar’ın hakkı Sezar’a diyelim ve Olıver Stone’u yaptığı iş için övelim. NATURAL BORN KILLERS Tarantino’nun elinden nasıl çıkardı bilemiyorum ama şunu bütün içtenliğimle söyleyebilirim ki Olıver Stone kendi tarzı ile bu filmi unutulmaz kılıyor. Nasıl bazı yönetmenler kendi tarzları ile anılıyor ise Stone’nun filmleri de bence başlı başına bir ekol. Bir Scorsese gibi bir Kubrıck gibi bir Lynch gibi kendi tarzını yaratan bir kaç yönetmenden birisi. Hiç yerinde durmayan hareketli kamerası, aralara serpiştirdiği flashbackleri, yakın plan çekimleri ve kendisine haz çekim teknikleri ile perdede gördüğünüz bir filmini hemen diğerlerinden ayırt edebilirsiniz. İşte bir Stone filmi!!! NATURAL BORN KILLERS’da her şeyiyle bir Stone filmi. Kimi zaman siyah beyaz çekimler, aralara giren flashbackler, Çizgi filmden oluşan kereler, hareketli kamera görüntüleri, yakın plan çekimleri yani her şeyiyle ama herşeyiyle bir Stone filmi. Bu film hiçbir zaman ikisinin adıyla anılmadı. Ya bir Stone filmi denildi ya da bir Tarantino . Böyle olunca da bu iki ustayı yan yana anmak hiç kimsenin aklına gelmedi.

Şimdi Tarantino’ya geri dönelim bakalım. Bu arada Connie neler yapıyor merak ediyor musunuz? Evet Connie’yi en son Los Angeles’da Curt Zastoupil ile evlenmiş olarak bırakmıştık. Aradığı sevgiyi yine bulamayan Connie, Curt Zastoupil ile yollarını ayırır. Bu arada diğer ilginç olan ise Tarantino’nun öz babasını hiç arayıp sormamasıdır. Ama Zastoupil ile annesi ayrılmasına rağmen arkadaşlıklarını sürdürecektir. Öyle ki ilerde çekeceği PULP FİCTİON filminde ki Jimmy karakteri’ni (kendisi oynamıştı) Zastoupil’in gerçek akrabalarından esinlenerek yazmıştır. Ve çektiği filmlerin müziklerini belirlemeden önce Zastoupil’ın plak arşivinden yararlanmayı adet haline getirmiştir. Connie daha sonra Jan Bohusch ile evlenir. Bu daha ileri bir zamanda gerçekleşiyordu. Ama Connie konusunu artık burada bağlayayım diye hemen sıkıştıra vereyim dedim. Ha!! Unutmadan. Connie tabii ki Jan Bohusch’dan da ayrılıyor. “Eh artık!! Dahası var mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama bu son oluyor.

Tarantino, TRUE ROMANCE ve NATURAL BORN KILLERS’ın senaryo haklarını satmasıyla eline otuz bin dolar civarında bir para geçer. Her şeyden önemlisi yazmakta olduğu yeni bir senaryosu vardır. Amacı bu senaryoyu kendisi filme alacak ve bütün masraflarını kendisi üstlenecektir. Bir soygun olayından sonra gelişen olayları anlatan hikaye Tarantino’nun kendisini ispatlaması için yakaladığı en büyük fırsat olacaktır. Artık kararlıdır. Bu senaryosunu kendisi filme alacaktır. Kaybeden insanların öyküsünü anlattığı senaryoya ilginç bir isim bulmuştur. RESERVOIR DOGS (Rezarvuar Köpekleri) Soygun filmleri konusunda çok dolu olan Tarantino bu konuda inanılmaz bir malzemeye sahiptir. Çünkü geçmişten gelen bir film birikimi vardır. Yapması gereken puzzle gibi olan bölümleri bir parçaya toplamasıdır. Senaryosunu bitirdiğinde filmi aklında şu vardır. Filmin maliyeti otuz bin dolar olacak, ucuza getirmek için siyah beyaz çekecek, casting ücreti ödememek için kendi dostlarını oynatacaktır. Bütün planlarını bunun üstüne yapan Tarantino’nun karşısana Lawrence Bender çıkar. Bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı bu adamı karşına resmen tanrı çıkarmıştır. Senaryoyu okuyan Bender , çok etkilenir ve bu iş için para bulmayı teklif eder. Tarantino bu iş için çok heveslidir. Daha önce iki senaryosunu istemese de satmak durumunda kalmıştır. Bu yüzden senaryonun satılık olmadığını Bender’a söyler. Bu konu hakkında düşünmesi içinde ona iki hafta verir. Şartları açıktır. Bu sefer senaryo falan satmayacak filmi kendisi çekecektir. Bender da Tarantino’nun kararlılığından çok etkilenir ve onun için finans çalışmaları yapmaya başlar. İlk önve Harvey Keitel ile irtibata geçer. Bu yetenekli gençten bahseder ve senaryoyu ona gönderir. Keitel senaryoyu okur okumaz Tarantino’yu arar ve finansal her türlü sorunu kendisinin halledeceğini söyler. Ama onun da bir şartı vardır. İlk filmini çekecek olan bu adamın filminde kendisi de oynayacaktır. Bu teklif Tarantino için inanılmazdır. Çünkü çocukluğunda hayranlıkla seyrettiği büyük bir yıldız hem filmini çekeceğini hem de oynayacağını söylemektedir. Bu bir rüya değildir.

Keitel senaryoyu Monte Hellman’a gönderir. O da Live Entertainment şirketi ile temasa geçerek Richard Gladstein’e ulaştırır. Yalnız senaryo oradan oraya gitmesine rağmen altında hep şu ibare vardır. Filmi Tarantino çekecektir. Gladstein de buna okey verince artık filmin çekilmesi için bütün engeller ortadan kalkmış olur. Tarantino filmdeki bütün kareleri kafasında toplamıştır. Şimdi sıra onları görüntülere dönüştürmeye gelmiştir. . Filmde oynamayı şart koşan Keitel’a Mr. White rolünü verir. Bu rolü esasında amcası Pete için yazmıştır. Sadece amcası Pete değildir düşündüğü kişiler. Arkadaşları, eskiden çalıştığı video dükkanının sahibini hatta sürekli alış veriş yaptığı marketteki reyon sorumlusu çocuğu bile bu filmde oynatmayı planlamıştır. Ama artık herhangi bir finans problemi olmadığına göre profesyonellerle çalışabilecektir. Bir ilk film için inanılmaz şanslıdır. Oyuncu seçimlerini kullanırken yetenekli ama arka planda görülen oyuncuları düşünür. Çok göz önünde olan oyuncularla yapılmış bir film de beklentilerin fazla olacağını düşünen Tarantino bu riske girmek istemez. Çünkü daha ilk filminde olumsuz karşılanmak istemez. Kendisine ve senaryosuna çok güvenmektedir ama ilk film için risk almayı göze alamaz. Keitel’ın yardımıyla oyuncu kadrosuna Steve Buscemi de dahil olur. Buscemi daha çok düşük bütçeli Indıe filmlerinde oynayan bir aktördür ve sadece bu tarz film meraklılarının tanıdığı bir isimdir. Tam anlamıyla Tarantino’nun aradığı bir oyuncudur. Buscemi’ye Mr. Pink rolü düşmüştür. Kadro çalışmaları hızla sürmektedir. 80’li yıllarda B filmler olarak tanımlayabileceğimiz polisiye filmlerde oynayan Michael Madsen kadroya katılır. Mr. Blonde rolü ona verilir. 50’li yıllarda tanınmış bir aktör olan Lawrence Tıerney ise Tarantino’nun yakından takip ettiği bir aktördür. Uzun süredir film çevirmemiş olan Tierney’i de kadroya hiç düşünmeden dahil eder. Soygunu düzenleyen Joe Cabot rolüyle Tierney eski günlerinde ki gibi sert bir karakteri çizer. Bir türlü kardeşinin yakaladığı başarıyı yakalayamamış olan Chris Penn de Nice Guy Eddie rolüyle sinema tarihinin en iyi karelerinden birisinin içinde yer alır. Belki de kadroda Keitel dışında en tanınmış olan oyuncu Tim Roth’du. Soyguncuların içine sızmış olan bir polisi canlandıran Roth, namı değer Mr. Orange ya da Freddy de diyebiliriz onun ününe ün kattı. Yine B filmlerinin gizli kahramanlarından Eddie Bunker da Mr. Blue rolüyle bu büyük filmde kendisine yer buluyordu. Tarantino’nun oyunculuk hayallerinden bahsetmiştim. İşte karşınızda Tarantino !! Mr. Brown ile nasıl öldüğünü bir türlü anlayamadığım bir rolle karşımıza çıkıyor. Böylece Tarantino ilk filmini hem yazıyor hem oynuyor hem de yönetiyordu. İlk filmini gerçekleştiren birisi için gerçekten gurur verici bir durum.

Gelelim filmimizin konusuna. Joe Cabot bir mücevher soygunu planlamış ve bu iş için birbirlerini tanımayan altı kişi seçmiştir. Hiç kimse birbiri hakkında bir bilgiye sahip değildir. Her birine renk isimlerinden oluşan bir kod adı verir. Plan bir mücevher dükkanının soyulması ve soygundan sonra bir depoda toplanılmasıdır. Ama soygun beklenildiği gibi başarılı olmaz. Polisler onlara pusu kurmuş bir şekilde beklemektedir. Olay yerinden sağ kurtulanlar birer birer depoya gelmeye başlarlar. Oyuna getirildiklerini anlayan soyguncular aralarında bir ihbarcının olduğundan şüphelenirler ve gerçeği ortaya çıkarmaya çalışırlar.

RESERVOIR DOGS filmi ihanet, güven ve sadakat kavramları üstüne kurulmuş, insanı içine çeken çok etkili bir film . Tarantino’nun soygun sahnesi olmadan çektiği bu soygun filmi vahşeti olabildiğince (aslında vahşet dememek lazım gerçekliği dememiz daha uygun olacak) saf haliyle perdeye getiriyor. İlginç karakterlerin onları daha da ilginç kılan diyalogları profesyonel suçluları sanki filozof havasına büründürüyor. Özellikle de unutulmaz finaliyle adeta sinema dünyasında yeni bir dönemin kapısını açıyordu. Eskiden gangster filmleri diye adlandırılan filmler bundan sonra Tarantinovari diye adlandırılmaya başlanıyordu. Tarantino adeta yeni bir akım başlatmıştı. 1992’den sonra kara film örneklerinde adeta patlama olmuş ve bir çok kara film örneği türemeye başlamıştı. Çoğu bu izden gitmeye çalışsa da çok iyi örneklerin yanında inanılmaz kötüleri de sahneye çıkıyordu. İyi diyebileceğimiz bu filmlerden bazılarına örnek vermek gerekirse THE USUAL SUSPECTS , THINGS TO DO IN DENVER WHEN YOU’RE DEAD, ASSASSSINS, TIC-TAC gibi filmler bu filmin izinden gidenler. Bu film hakkında yazılacak o kadar çok şey var ki onları da yazmaya başlarsak sayfalar yetmeyecek. İyisi ben şöyle bir çırpıda bahsedeyim. Tarantino öncelikle bu filmle şunu kanıtladı. Kendisi gerçekten mükemmel bir senaryo yazarı ve mükemmel bir yönetmendir. Haa!! Ayrıca kendisinin ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu da ilk bu filmle öğrendik. (belki bir çoğunuz bu fikre katılmayabilir ama bence öyle ) 1992 yılında katıldığı Sundance Film Festivali’nde en iyi ikinci film ödülünü aldığına şahit olduk. . Ayrıca, sinemaskop olarak çektiği filmi normal formatta gösteren makiniste herkesin içinde ana avrat küfrederek aynen filmindeki karakterler kadar asabi olduğunu görmüş olduk. Yetmedi 1992 yılı Cannes film festivalinde de gösterilme şansı buldu. (Hem de sinemaskop formatta) Filmdeki aşırı şiddet sahnelerini eleştirenlere unutamayacakları bir cevap verdi. “İnsanlar bunun hakkında sanki bu güne kadar yapılmış en fazla şiddet içeren filmmiş gibi konuşuyorlar. Öyle bir film yapsaydım umursamazdım ama bu ülkede en azından bir videocuya gitseniz , korku filmleri bölümünde on tane film aldığınızda , içlerinden dokuzunda bundan daha fazla şiddet içeriği çıkacaktır. Brain De Palma’nın dediği gibi, iş şiddet ve sekse gelince, iyi bir iş yaptığın için cezalandırılıyorsun. ” Şiddet hakkındaki düşüncelerinden bir diğeri de şudur: “Sinemada şiddet mi? Bir arabayı havaya uçarken izlemek park ederken seyretmekten daha ilginç. ”

RESERVOIR DOGS öyle bir başarı yakalamıştı ki bir anda bütün gözler bu adama dönmüştü. Kimdi bu herif? Öylece çıka gelmiş ve bütün dünyada yaygaralar koparmıştı. Yaptığı film belki çok sıradan duruyordu. Ama filmdeki anlatım tarzı ile izleyenleri allak bullak etmesini biliyordu. Filmi sinemaskop olarak çekmesindeki en büyük etken filme bir genişlik kazandırmak içindi. Bunda da eskiden seyrettiği karate filmlerinin büyük bir katkısı vardı. Eskinin bütün dövüş filmlerini hep sinemaskop olarak seyretmişti.

Tarantino tüm dünyada tanınan bir isim haline geldikten sonra teklifler ardı sıra gelmeye başlamıştır. Ama Tarantino başkaları gibi yapmaz. Yani gelen her teklifin üstüne atlamak yerine ince eleyip sık dokur. . . Yönetmenlik tekliflerinin yanında senaryo yazarlığı içinde Tarantino’ya başvurulmaktadır. Bunlardan birisi de Blade Runner ve The Hitcher filmlerinin ünlü oyuncusu Rutger Hauer’in başrolünü oynadığı Jan Eliasberg’in yönetmenliğini yaptığı PAST MIDNIGHT filmidir. Bir gerilim filmi için oldukca komik bir senaryoya sahip olan filme Tarantino tekrar el atar. Ne yazık ki, belki de Tarantino’nun da içinde bulunduğu en kötü proje bu olacaktır. Zaten filmin künyesinde de Tarantino senaryo yazarı olarak değil sadece yardımcı yapımcı olarak görülür.

Madem konu Tarantino, başında dediğim gibi bizde onun filmlerinde ki gibi ordan oraya atlamaya devam edelim. Tarantino, yakın dostu ve filmlerinin senaryo ortağı olan Roger Avary’in yönetmenliğini yaptığı 1994 yapımı KILLING ZOE filminde bu sefer karşımıza yapımcı olarak çıkar. Mafyavari bu film beklenen etkiyi yaratmaz ve hemen video piyasasına düşer. Değişiklikleri seven Tarantino bu kez bir filme sadece sesini verir. THE CORIOUS EFFECT adlı filmde Panhandle Slim’in sesi olarak bir ilki gerçekleştirir ve seslendirme yapar. Daha önce senaryosunu yazmış olduğu TRUE ROMANCE filmini yönetmiş olan Tony Scott’ın 1995 yapımı CRIMSON TIDE filminde 250. 000 $ karşılığında bazı karakterlere diyaloglar yazması için kiralanır ve ortak yazarlık yapar. Tarantino’nun fazla etkisi olmasa da film sinemalarda büyük bir başarı yakalar. Bir de kendi açıklamasından öğrendiğimiz bir film; IT’S PAT adındaki filmin senaryosunu baştan aşağı tekrar yazar. A ma filmin künyesinde adı görülmez. Bilemiyorum kaçınız bu filmin adını duydu ama çok iyi bir şey olsaydı kesinlikle duyulurdu diye düşünüyorum.

Kendi filmleri dışında senaryo yazarlığı yaptığı filmleri sıraladık. Bakalım Tarantino oyuncu olarak hangi filmlerde görülmüş. 1994 yılında Cannes Film Festivali’nin açılış filmi SLEEP WITH ME’de çok kısa bir rolle görülür. Tam anlamıyla kendi filmlerinden çıkıp gelmiştir. Hiç durmadan abuk subuk şeylerden konuşan bir adamı oynar. Konuştuğu şey ise TOP GUN filmidir. Filmi kendi anladığı şekilde yorumlayan bu karaktere göre filmin kahramanı Maverick yani Tom Cruise eşcinselliği ile savaşan birisidir. Iceman’in (Kilmer) ekibin de homoseksüeldir ve Maverick’i kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardır. Kelly McGills ise Heteroseksüel tarafı temsil etmektedir. Ve Maverick’e kendi tarafında kalması için baskı yapmaktadır. Onun hikayesi böyle uzayıp gidiyor. Konu itibari ile TOP GUN neredeyse bu adamın anlatımıyla erotik bir film olarak karşımıza çıkıyor. Böyle hayal gücü yüksek (kaçık demek daha doğru) bir karakteri canlandıran Tarantino filmde ki en akılda kalıcı unsur oluyordu. Onun oyunculuk yeteneğinin bununla tabi ki bir ilgisi yok. Tamamen anlattığı hikaye onu belleklere kazıyordu. İnsan aslında şunu da düşünmeden edemiyor. Ağzı bu kadar iyi laf yapan bir adam kendi hayal gücüyle acaba Pamuk Prenses’i nasıl yorumlar? Neyse, orta halli bu komedi filmi daha sonraları festivallerin gediklilerinden oluyordu. Tarantino’nun oyunculuk yeteneğini sergilediği bir diğer film ise 1995 yapımı DESTINY TURNS ON THE RADIO oluyordu. Sinemalarımızda Kaderin Seslenişi gibi alakasız bir isimle gösterilen bu film çekildikten tam 5 yıl sonra sinemalarımıza geliyor ve 750 kişi tarafından seyrediliyordu. Jack Baran’nın yönetmenliğini yaptığı bu suç parodisinde Nancy Travis, James Belushi, Dylan McDermott, James Le Gros gibi oyuncular da yer alıyordu. Tarantino yine ufak bir rolle bulunuyordu. Ama dağıtımcı şirket neredeyse bu filmi bir Tarantino filmi gibi lanse ediyordu. . . Bütün reklamlarda hatta fragmanlarda ön plana çıkan tek şey Tarantino’ydu. Ama neyse ki fazla bir kimse bu oyuna gelmemişti. Film gişelerde hüsrana uğramış insanların neden çekildiğini dahi anlamadan ortalardan kaybolmuştu.

DESPERADO, Robert Rodriguez’in yönetmenliğinde Tarantino’nun oynadığı bir başka film oluyordu. Hayat öyküleri neredeyse Rodriguez ile aynı paralellikte ilerleyen Tarantino yakın arkadaşının filminde her zaman alışık olduğumuz bir rolle geliyordu. Evet tahmin edeceğiniz gibi hiç durmadan bir şeyler anlatan bir adam. Adam barda taburesine oturmuş etrafındakilere bir hikaye anlatmaktadır. Tabi bunu anlatan Tarantino ise öyle sıradan bir öykü bekleyemezsiniz. Merak etmeyin. . . İşte karşınızda o kısa öykü:

Adamın birisi bara girer. Etrafına bakar. Bilardo masasında iri kıyımlı adamlar oyun oynamaktadır. Sonra gider bir tabureye oturur. Barmenle sohbet başlarlar. Barmene şöyle der: “Ben çok iyi bir işeyiciyimdir. Bir metreden bira bardağına işeyebilirim. Hem de tek bir damlasını bile dışarıya kaçırmadan. ” Barmen ise buna gülüp geçer. Adam barmene “istersen 100 Dolar’ına iddiaya girelim” der. Barmen de bunu seve seve kabul eder. Adam bir bardak alır barın üstüne koyar. Bir metre uzaktaki taburenin üstüne çıkar. Fermuarını açar ve işemeye başlar. Bir anda bütün bar, tabureler, barmen sidik içinde kalır. Adam bardak dışında her yere ama her yere işemiştir. Fermuarını kapatır ve tabureden iner. Barmen gülmeye başlar. “Kaybettin dostum. Şimdi bana 100 $ borçlusun. ” Adam barmene bir dakika beklemesini söyler ve bilardo masasında onları seyreden iri kıyımlı adamların yanına gider. Adamlardan birisi homurdanarak para çıkartır verir. Parayı alıp tekrar bara dönen adam barmene 100 Dolar’ını verir. Barmen şaşkındır. “Nasıl bu kadar keyiflisin ?” der. Adam da olayı anlatmaya başlar. “Şu bilardo oynayan iri kıyımlı adamlarla iddiaya girdim. Buraya gelip taburenin üstüne çıkarak her tarafa işeyeceğimi ve seninde buna güleceğini söyledim. Ve onlarla 300 $’ına iddiaya girdim. ”

Antonio Banderas. Salma Hayek, Steve Buscemi gibi yıldızlarla, Tarantino filmlerini aratmayacak şiddet sahneleri ile büyük beğeni toplayan DESPERADO Tarantino’nun en feci şekilde öldüğü film oluyordu (Kafası bir güzel dağıtılıyor). Daha sonraları BİR ZAMANLAR MEKSİKA’DA adıyla ikincisi çekilen film, ne yazık ki ilk filmin tadını vermiyordu. Filmin oyuncu kadrosunda kimi ararsanız bulunuyordu. Antonio Banderas, Salma Hayek, Johnny Depp, Willem Dafoe, Eva Mendes, Mickey Rourke, Enrique İglesias, ama bu kadro bile filmi kurtarmaya yetmiyordu. Biz gelelim Tarantino’ya. Bu sefer ünlü siyahi yönetmen Spike Lee ile çalışır. Spike Lee’nin filmografisindeki en kötü film olarak gösterilen GIRL 6 Tarantino içinde pek farklı olmuyordu. QT lakaplı mızmız, ukala bir yönetmeni oynayan Tarantino kısa rolüyle istemese de biraz tepki topluyordu. Bu tepki aslında yersizdi. Ama siyah insanların sorunlarını perdeye çok iyi yansıtan bir yönetmenin filminde sürekli Nigger (argoda zenci) kelimesini kullanması ve sürekli zencileri aşağılayan tavırlarıyla Spike değil de Tarantino tepkileri topladı. Hal bu ki bütün filmlerinde onun kahramanları bu kelimeyi sürekli sarf etmektedirler. Spike Lee bile zamanında bu yüzden Tarantino’nun filmlerini eleştirmiştir. Ta ki onunla beraber çalışıncaya kadar. (Galiba insanları etkilemeyi iyi başarıyor. Spike’ı bile etkilediğine göre). Alexandre Rockwell’in ilk yönetmenlik denemesi olan 1995 yapımı SOMEBODY TO LOVE filminde barmen olarak kameraların önüne geçiyordu Tarantino. Harvey Keitel ve Rosie Perez’in oynadığı film ne yazık ki beklenen ilgiyi görmüyordu. Tarantino ise o kadar kısa görülüyordu ki oynayıp oynamadığı bile anlaşılmıyordu. 1995 yılında rol aldığı bir diğer projede bir televizyon programıydı. ALL-AMERICAN GIRL isimli bu programda konuk oyuncu olarak kameralar karşısına geçiyor ve milleti gülmekten kırıp geçiriyordu. Ünlüler geçidi olan SATURDAY NIGHT LIVE SHOW adlı televizyon dizisinde bir kez daha kameralar karşısına geçiyordu. Ama unutulmaz parodilere imza atılan bu programda Tarantino hiçbir zaman akıllarda kalmıyacaktır.

1996 yılında Tarantino ilk başrol denemesiyle seyircilerin karşısına çıkar. Sadece başrol mü? Hem senaryo yazarı, hem de yapımcı. Robert Rodriguez’in yönetmenliğin de bir kez daha beraber çalışma fırsatı bulurlar. FROM DUSK TILL DAWN isimli bu filmin Tarantino için özel bir yeri vardır. Gençliğinden beri korku filmi çekmek isteyen Tarantino ilk defa bir korku senaryosu yazıyordu. Aslında bu öykü Robert Kurtzman’nın kısa bir hikayesinden Tarantino tarafından senaryolaştırılıyordu. Film birbiriyle anlaşamayan iki kardeşin Teksas’da yaptıkları soygundan sonra yanlarına aldıkları rehinelerle yaptıkları klostrofobik yolculuğu anlatıyordu. Vampirlerle dolu bir bara sığındıklarında onlar için artık her şey çok geçtir. Yapmaları gereken şey çevrelerini sarmış olan yüzlerce vampirden kurtulmaktır. Başrollerinde George Clooney (bence şimdiye kadar oynadığı en karizmatik rol ), Quentin Tarantino, Harvey Keitel, Juliette Lewis, Salma Hayek gibi yıldızları ile türünün hatırı sayılı örneklerini arasında yerini alır.

Dört yakın arkadaş bir film yapmaya karar verirler. Quentin Tarantino, Robert Rodriguez, Allison Anders, Alexandre Rockwell kendileri yazıp kendileri çekerler. Dört farklı öyküden oluşan filmin yapımcılığınıda Lawrence Bender üstlenir. Tarantino dördüncü öykünün yönetmenliğini yapar. THRILL OF THE BET isimli bu öyküde yönetmenliğin yanı sıra senaryo yazarlığı ayrıca oyunculukta yapar. Alfred Hitchcock’ı ele aldığı bu öyküde Hollywood’un yeni komedyenlerinden Chester Rush (Tarantino) ve arkadaşları Leo (Bruce Willis) ile Norman (Paul Calderon) Mon Singor Oteli’nin çatı katına yerleşirler. Bir süre sonra kendi aralarında Hitchcock’un televizyonda oynayan dizilerinden birini canlandırmaya karar verirler. Ve olaylar hiç beklenmedik şekilde gelişmeye başlar. Malum bu Tarantino öyküsü ise işlerin yolunda gitmesi beklenemez. Film seyirciden beklenen ilgiyi görmez ama eleştirmenlerden olumlu puan alır. Filmde Dört öykü olmasına rağmen en çok ilgiyi Tarantino’nun öyküsü çeker. Hatta Tarantino ismi bu filmin pazarlanmasında ki en büyük etkendir.

Yazan: tamerking

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın