Uyandığımızdan beri bu göğün ikinci renk değiştirişi. Kızılın tonları ve bal rengi arasında dinmeyen bir geçiş var. Cam kubbemiz de soluklarımızdan sanki biraz nemlenmiş ve tüm renkler flu. Yemek salonunun dönemecinde Jan bir köşede diz çokmüş gözleri yukarıda, ‘Ey, gökler ve Pan!’
‘ve tüm alem bana burada kendim olma şansı verin’ diye haykırıyordu. Sanırım bir duaydı. Rahatlamış halde doğruldu ve bize katıldı. Fernando kahvaltıda harikalar yaratmıştı. Dünyada bahçe park düzenlemekten gına gelmişti. Peyzajı sevmiyordu. Doğayı yeni baştan düzenlemek yeni yerleşim alanlarına ısmarlama bitkiler yerleştirmek ona zül geliyordu. Müşterileri yaptıklarından pek memnundu. O ise doğaya karşın zorbalık ettiğini düşünüyordu. Bir çiftlik evine lüzumsuz yere havuz isteyen bir müşteri de, toprağına-iklimine uygun olmayan ve orada yaşadığı sürece mutsuz olacak bir bitkinin bahçesini süslemesini isteyen müşteride aynıydı gözünde. Bencildi. Epeydir bu işi yapmak istemiyordu. Eh işte burada ahçımız barmenimiz bahçıvanımız her şeyimizdi. Kahvaltı tabaklarımız yemeye, bozmaya kıyamayacağımız ölçüde sanatsal hazırlanmıştı. Fernando memnuniyetimizi ve hayranlığımızı  gözlemledikten sonra yemeye başlayalım diye ısrarcı oldu. Hiç ot sevmeyen ben peynirli ve zeytinli ot yedim. Tadı nefisti. Sofrada dünyayla kurduğumuz bağlantılardan konuştuk. Bir tek Jan kimseyle iletişim kurmak istememişti. Buna hazır hissetmiyormuş. Vardır bir bildiği dedik ve anlatması için üstelemedik. Burada iki öğün yemek yiyoruz ve bundan oldukça memnunum. Zati dünyada da hep öğleni atlardım gereksiz bulurdum. Burada bir günümüz toplam on dört saatten oluşuyor ve iki öğün ihtiyacımızı karşılar durumda. Gece ve gündüz geçişleri oldukça belirsiz. Dört saat aydınlık ve geri kalan süre karanlık ve kızıllık. Eh diyorum olur o kadar dünya düzeneğine nasıl alıştı isek buraya da alışırız bir süre sonra. Hiç değilse  yer çekimi olmayan bir bölge değil. Uzay zırhlıları giymek zorunda kalmadık. Pan atmosfer gazları da dünyanınki ile aynı. Yalnızca Pan yeraltı kaynakları ve kaplıcaları yer kabuğunun hemen üzerine taştığından yaydıkları buhar ve gazlar atmosferi bir parça etkilemekte. Satürn’ ün halkaları arasında boşlukta, manyetik bantta  salınmaktan ve atmosfere yayılan gazlardan Pan ara ara sendeler durumda. Saturnized sarhoşluk  ve uyuşukluk hali tam. Baş dönmesiyle Satürn’den kaçma firar etme isteği de cabası. Cam fanusumuzu terkedeceğimiz Pan yüzeyine ilk çıkacağımız vakit bedenlerimiz reaksiyon göstermesin diye ”Heidegger” yolundaki ilk yürüyüşümüzde yürüyüş koridoruna atmosfer iklimlendirme şefi bu gazlardan ilave etmişti. Akşam yemeğinden sonra Pan Komünü hep birlikte bir eşikten aşıp Uydu yüzeyine geçeceğiz. Bu direktifi aldıktan sonra hepimiz ilk defa çok heyecanlanmıştık. Bende yalnız heyecan değil bir parça korku da vardı. Düşme korkusu. Uydu Pan’dan sürüklenip sonsuzluğa düşme korkusu. Yer çekimini buradaki tüm mevzuatları bilmeme rağmen bu korku beni esir aldı. Çocukluğumdan hatırladığım Challenger’ın infilakı ve yedi mürettebatının ölümü uzay aşkımı ve merakımı ta o çağlarda sekteye uğratmıştı. Doğrusu Challenger ve Titanik tüm hesaplamalara ve üstün matematiğe rağmen tarihe hayal kırıklıkları olarak geçmişlerdi. Kimseye bahsetmeden silkindim bu korkularımdan. Bir hikaye ve duş beni rahatlatırdı eminim. Hepimiz odalarımızın yolunu tuttuk. Yıkandıktan ve biraz dinlendikten sonra akşam yemeğinin ardından Pan yer yüzeyine geçecektik. Saçlarımı tarayıp yıkanmaya geçtim. Musluğu çevirince tepemden aşağı oldukça bulanık bir su akmaya başladı. Sıcaktı ve altından epey geriye çekilip berraklaşmasını beklememe rağmen hiç değişmedi. Şaşkınlıktan etrafıma bakındım. Şeffaf panellerden Jürgen’ i ve İvan’ı gördüm. Benim gibi çıplak haldelerdi  ve suyun rengine şaşırmışlardı. Hemen ardından bir anons duydum. Su bulanıklığına rağmen güvenilirdi ve yıkanılabilirdi. Borulara pompalanan Pan yeraltı sıcak sularıydı. Burası inşa edilirken kaplıca benzeri kaynaklar bulanlar suyu buraya taşımayı akıl etmişlerdi. İçme suyumuz ise yağmur sularının cam bir sarnıçta birikmesinden ve süzülmesinden elde ediliyordu. İlk defa keyif almayarak ve vücudumu sabunlamayarak  yıkandım. Ben bornozumu giydiğimde diğer arkadaşlar yeni yıkanmaya başlıyordu. Komodinin aralığından kitabımı aldım ve yatağa uzandım. Okumak iyi geldi. Öylece uyuyakalmışım. Uyandığımda epey rahattım. Yüzümü, omuzlarımı dirseklerimi kremle ovdum ve nemlendirdim. İlk defa bir parça süslenmek de istiyordum. Yanaklarımı pembeleştirdim. Meme uçlarımı sedefli pembe ile boyadım. Saçlarımı dümdüz taradım ve sonra elimle dağıttım. Pan’ı keşfetmeye hazırdım. Yıkanmanın arınmanın dinlenmenin etkisiyle yemek salonunda hepimiz cin gibiydik. Fernando bize sadece çorba hazırlamıştı. Rengi domates çorbasını andıran ama tadı farklı bir şey. Servisi bu defa Jürgen yapıyordu. Fernando dışarısı için atıştırmalıklar hazırlıyordu. Sandviç ve vişneli turtalar on dakikaya hazırdı. İçki tayınlarımızı da dışarıda içecektik. Andrea, Jürgen ve Kim tüm yiyecekleri paketledi. Sanki dışarıya Pan’ı keşfe değil pikniğe gidiyorduk. Sırt çantalarımızı aldık çıkmaya hazırdık. Hepimize önceden yanımıza kauçuk ayakkabılarımızı ve bambu havlularımızı almamız öğütlenmişti. Seksolog Helen ve Jack dışarıda sürprizlerle karşılaşacağımı müjdelemişti önceden. Sürpriz ne olabilir diye biraz düşündüm hiçbir şey gelmedi aklıma. Heidegger yoluna zıt yönde bir koridora saptık. Jan’ ı kısa şortlu ilk görüşümdü. Bir bacağı dizden itibaren protezdi. Yürürken aksamıyordu ve acı çekiyor görünmüyordu. 

Onu izlediğimi fark etti. Gözlerimi ondan çekmedim ve hafifçe gülümsedim. Durumuna şaşırmam olağandı ve onu dikkatle izlemem utanç verici değildi. O anda ona kötü hissettirecek negatif bir duygu aktarmadığıma eminim. Jan şampiyonaları, madalyaları olan Paralimpik bir atletti. Andrea iki cümlecik anlattı durumunu. Koşmaktan yorulmuştu. Yaşam boyu koşmaktan ve herkese kendini ispat etmeye çabalamaktan. En çok sevdiklerine kırgındı.  Ana babasına kız kardeşine ve sevgilisine kırgın. Her birinci geldiğinde onu alkışlayanlara ayrı bir kızgınlık duyuyordu. Daha ilk çocukluğunda kendini yarışlarda bulmuştu. Uzun ve  sıkıcı antrenmanlar onu canından bezdirmişti. Annesi ona engelsiz  arkadaşlarını örnek göstererek onlardan bir farkı olmadığını brifing şeklinde kafasına vura vura anlatıyordu. Babası engelini unutup çalışmazsa ve bir adım öne geçmezse ömrü boyunca mutsuz olacağını söylüyordu. Devletin sosyal yardımları ve engelli maaşı ona istediği bir yaşamı sağlamazdı şüphesiz. Jan çocuk yaşta onların sevgisine ve bakımına muhtaçtı. Umarsız onların hayaline teslim etmişti kendini. Ailesi elbette kötülüğünü istemezdi. Antrenman dönüşü geceler boyu sessizce ağladığını ve acı çektiğini bilse idiler bu düşlerinden vazgeçebilirlerdi. Birincilikler madalyalar para ödülleri geldikçe dünya başka bir yer oluyordu o ve ailesi için. Annesi arkadaşlarına doğumunu ve Jan’ ın sakatlığının nedenini anlatırken artık ürkek gözlerle ve çekingen değil, basit bir trafik kazasını,aracının tamponunun çizilme hikayesi gibi rahatlıkla anlatıyordu. Jan başarılı olmak istemiyordu. Engeli ve peşi sıra ”üstün başarıları” çevresindekileri onu koşullu sevmeye itmişti. Yarışlarda ikinci üçüncü gelmeye ödü kopuyordu. Pek sonra başarıları ve kazancı sayesinde iyi bir çevre edindi. Engeli olmayan çok güzel bir kızla tanıştı ve sevgili oldular. Ailesinin anlattıkları gerçekti. Bu toplumda engelli halde normal bir insanın yaşam standardına sahip olmak istiyorsan onlardan iki katı, ne iki katı en az on katı fazla çalışmak zorundaydın. Diz ağrılarının yoğunlaştığı bir dönem sevgilisine koşmayı bırakmayı düşündüğünü söyledi. Biriktirdiklerinin onları bir süre idare edeceğini, dinlenmeye muhtaç olduğunu. Kız oralı olmadı. Söylediklerini dikkate almadı. Allah var şimdi. Kız iyi biriydi ve şefkatliydi. O güne değin onu hiç üzmemişti. İlk günden onun yanında soyunurken ve sevişirken eksik olduğunu hissetmemişti. Bacağı protezli ve protezsiz olduğunda da tepkileri aynıydı. Sevgilisi ona tam bir insan ve tam bir erkek gibi hissetiriyordu. Koşmayı bıraktığında yarışlardan çekildiğinde her şey değişti. Ailesi de sevgilisi de Jan’ a tavır aldılar ve ondan uzaklaştılar. Umurunda değildi. İki ay kadar yalnız ama dünyanın en mutlu insanı hissetti kendini. Sonra dayanılmaz özlemler tutkular devreye girdi. Sevgilisi ve ailesi ile yeniden yakınlaştı. Her şey değişmişti ne yazık ki. Ailesi de sevgilisi de nakit çalışıyorlardı artık. Ne kadar armağan harcama o kadar ilgi alaka. Hiç zoruna gitmedi ilk zamanlar. Onu derinden sevdiklerine inancı tamdı. Dünyanın ve insanların düzeneği böyleydi. Onlar da onu tatbik ediyorlardı yalnızca. Çok sonra tahammülü kalmadı ve ayrıldı onlardan . Jan bugün burada ve onlarla tek görüşme yapmış değil. Yapacağa da benzemiyor.

*    *    *

Hep birlikte koridoru adımlarken Pink Floyd/ The Wall damarlarımıza kadar nüfuz ediyordu. Diğer kapının haşmetine oranla daha basit bir kapıyla karşılaştık. Yan yana ancak iki kişinin geçebileceği dar ve basık bir kapı. İlkin Liam ardından İvan çıktı Uydu Pan’ a.

Hava beklediğimden sıcaktı. Hemen rahatladım. Güneşimiz sanki tutulmuş halde Pan’ ı zar zor aydınlatıyordu. Andrea ufuk çizgisinde görünen iki karaltının da Satürn’ün uyduları olduğunu söyledi. Satürn’ün halkalarının yaydığı ışık güneş ışığını ortadan ikiye bölüyor mavinin tonlarında bir ebemkuşağı oluşturuyordu. On metre adımladıktan sonra artık düşmeyeceğime emindim. Vecd haliyle kendimi ışığa teslim ettim. Yer yer derin uğultular duymama rağmen hiç korkmadım. İlerimizde Pan Yaşam alanının tüm enerjini kaynağını sağlayan bir yapı duruyordu. Pan Komünü dünyaya düşen Adem ve Havva kadar şaşkın hissetmiyorduk. Bir yaşam deneyimimiz vardı ve burada da pekala devam edebilirdik. Yerden bir parça toprak avuçladım. Fernando humuslu olduğunu söyledi. Pudra gibi elimde dağılıyordu. Civarda bitki görmedim. Dünyadan ve sevdiklerimden çok uzakta olduğumu o an anladım. Evrenin başka bir kıyısındaydık. Gök bilimci İvan yol boyunca konuştu. Extrem tarım yapacağımız alan şeritlerle çevriliydi ve o yöne bakan güneş enerjisi panelleri ışıl ışıldı. Dört mevsim burada da hakimdi. Yalnızca güneş ışınları bitkilere can verecek kadar aydınlatmıyor doyurmuyordu. Güneş enerji panelleri güneşi emecek ve bitkilere yetecek düzeyde ışın yansıtacaktı. Yağmur suları ve yeraltı suları yeter düzeydeydi. Bir kilometre bile yürüdüğümüze emin değilim. İki koca kayanın ardından oylumlu bir yüzeyi arkaladık. İvan ‘birazdan mola vereceğiz’dedi.  Ne göreyim? Gri bir krater gölcük ve yamacında insan yapımı başka bir şey. 

Aklımı kaybettim. Sevinçten çıldırdım. Bu bir Onsen’di. Sıcak mineralli yeraltı sularından doldurulmuş ve dalmamız için hazırdı. Göğün tamamıyla karardığı şu saatlerde halkadan yansıyan ışık seli ve birkaç yıldız yıkanırken manzaramız olacaktı. Japonların bu geleneksel açık hava hamamlarına daha ilk gördüğüm anda bayılmıştım. Açık havada geceleyin yıldızların altında şifalı sulara ve göğe dalarak yıkanmak nasıl keyifli anlayacaktık birazdan. Liam ve Fernando içki ve yiyecek servis etmeye gönüllü oldular. Kalanlarımız vakit kaybetmeden Onsen’e daldık. Meme uçlarımdaki pembe sedef ıslanınca daha da parladı. Gene mutluyduk, hiç beklemediğimiz bir şekilde hem. Bir kadeh Cin&tonikten sonra sevdiğim adamı burada istedim. Sevgilim geçen kış böbreklerinden epey çekmişti. Taş düşürüyordu ve üç gün boyunca acılar içinde kıvranmıştı. Ona lazım gelen tam da böyle bir şeydi. Dört gün boyunca aralıksız mineralli sıcak sularda tüm vücudunu ellerimle okşamak, gevşetmek ve idrar deliğinden taşın kolayca çıkmasını sağlamak. O andan bir video çektim sevgilime sonradan yollamak üzere… Pan Komünü hep birlikte şarkı söylediğimiz keyifli bir anı da fotoğraflayarak onunla beraber yollayacaktım. Bugün burada olanları anlatınca görüntüler olmadan inanmazdı eminim.

Paylaş
Önceki İçerikLoş Suretini Demliyorum! (LSD)
Sonraki İçerikDelik 1

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın