indir

Paul McCartney şu sıralar yine gündemde. ‘Chaos and Creation in the Backyard’ albümüyle. ‘The Beatles’ın dağıldığı 1970’ten bu yana 21’inci solo albümü. Ayrıca yine bu 35 yıla ‘Wings’ grubuyla 10 albüm ve klasik müzik dahil çeşitli türlerde 9 yapıt daha sığdırdı.

1979’da Paul McCartney’e tüm eserleri için rodyum plak verildi. Bu, sayısız satış rekorunun tescili anlamına geliyordu. Dünyada bu ödüle sahip ilk ve tek sanatçı Paul

Gazeteciler: Amerika’yı nasıl buldunuz?
Paul McCartney: Grönland’ın solundan saparak!
(1964’te ABD’ye ilk turnelerinin başında New York’ta düzenledikleri basın toplantısından)

Sözüm size 1960’ların delikanlıları… Ne güzel yıllardı onlar, değil mi? Tamam, Türkiye bir başbakan ile iki bakanını asmanın yürek delen acısı, sızısı ve utancını yaşıyordu. Evet, sadece ABD değil tüm gezegen, suikaste kurban giden Başkan John Fitzgerald Kennedy’ye ağlıyordu. Olabilir, dünya bloklara bölünmüştü, Soğuk Savaş hüküm sürüyordu. Ama hiç değilse sıcak savaş yoktu, terör bilinmiyordu. Çevre daha bozulmamış, denizler daha temiz, ormanlar daha sık, daha yeşil, daha orman gibi ormandı. Kentler daha küçük, gecekondu kanserine yakalanmamış, yolları boştu. O boş yolların keyfini çıkaran otomobiller daha kişilikli, daha soyluydu. Ve en önemlisi o dörtlü vardı: The Beatles. 20’nci yüzyılın müzik tarihine en kısa ömürlü (1961-1970 arası) grup olarak geçen ama 9 yılda 90 yıl silinemeyecek izler bırakan, aynı terzinin diktiği kostümleriyle, aynı berberin makasından çıkmış saç modelleriyle 4 genç: John Lennon, Paul McCartney, George Harrison ve Ringo Starr… Sorum size 1960’ların barış dünyasında deli-dolu yıllarının keyfini çıkaranlar. O yıllarda gençliğe ilk adımlarını atmak için sabırsızlananlar; siz de varsınız işaret parmağımın menzilinde: Onca yıl sonra bugün The Beatles’ın hangi parçasını hala ezbere mırıldanabiliyorsunuz? En çok hangisi belleğinizde geri gelmeyecek bir dönemin anılarını derin uykulardan uyandırıyor? Hangisi gençlik aşkınızın ya da aşklarınızın küllenmeye yüz tutmuş korlarına benzin döküyor? Hangisinde eşinize belli etmemeye çalışarak ağlıyorsunuz? Ve de hangisinde eşiniz sizden gizli gözyaşlarını siliyor? Another girl? (Hani “For I have got another girl, another girl” diye başlayan…) Lady Madonna? (Anımsayın; “Lady Madonna children at your feet…”) Yoksa “Plaese mister postman” mi? (“Wait, oh yes wait a minute mister postman…”) Bildim, siz “Yellow submarine”le belleğinizin pasını siliyorsunuz. (“In the town where I was born / Lived a man who sailed to sea / And he told us of his life / In the land of submarine…”) Yanıldım mı; o halde “Thank you girl” olmalı? (Oh, oh, you’ve been good te me.”) Tutturamadım mı; “Hello, goodbye” olabilir mi? (“You say yes, I say no…”)

FAVORİ ŞARKILAR

Yine mi hayır. O zaman John Lennon’un oğlu Julian için yazıp bestelediği ama Paul McCartney’in (1) okumasını istediği ninni olmalı: “Good Night”. O da mı değil favoriniz? Ama bu kez kesin tutturdum. Tabii ya, tabii ya; hıçkırıklarınızı bastırmak için sizin salona, eşinizin mutfağa koştuğu parça, elbette “Yesterday”. Haydi, birlikte mırıldanalım: “Yesterday, all my troubles seemed so far away / Now it looks as through they’re here to stay / Oh, I believe in yesterday.” Telif hakları yüzünden güftenin tümünü vermemizde sakınca var, ancak hiç değilse yine bir ağızdan son dizeyi tekrarlayabiliriz: “Mm mm mm mm mm mm mm…”

Yollarını ayırmalarının üstünden 35 yıl geçmesine rağmen plakları, CD’leri ve her türlü yan ürünü peynir ekmek gibi satılan “20’nci yüzyılın sesi” The Beatles grubunun öyküsü şu sıralar yine dünya medyasının en gözde konuları arasında. “Grubun beyninin yarısı” denilen John Lennon’un 8 Aralık 1980’de New York’ta daha birkaç saat önce imza verdiği şizofren bir hayranı (adı Mark David Chapman) tarafından öldürülmesinin 25’inci yıldönümü nedeniyle.

EN GENÇLERİ HARRISON’DI

The Beatles’ın gitaristi, şarkıcısı, söz yazarı ve bestecisi (Haydi gene hep birlikte ağlayalım; işte çoğu hüzünlü, karamsar bestelerinden birkaçı: “There’s a place”, “If I fell”, “I’m a loser” (2) Lennon’dan sonra ama epeyce yıl sonra 29 Kasım 2001’de George Harrison da dünyaya veda etti. Gırtlak kanserinden. O da topluluğun gitaristi ve şarkıcısıydı. Ve de yaşça en genciydi. Geriye bir Ringo Starr (davulcu) kaldı, bir de Paul McCartney. The Beatles’ın beyninin öbür yarısı Paul McCartney. Grubun neşeli, iyimser şarkılarının bestecisi Paul McCartney. Bugün kahramanımız o…

Her şey Paul’ün 6 Temmuz 1957 cumartesi gecesi Liverpool’da St. Peter’s kilisesinin düzenlediği ve giriş ücreti 5 penny olan garden partide arkadaşı Ivan Vaughan aracılığıyla John Lennon’la tanışmasıyla başladı. O sıralar 25 yaşındaydı. Gerçek adı James Paul McCarney’di. 18 Haziran 1942’de çok farklı yetenekleri olan (caz orkestrası piyanisti, pamuk eksperi, itfaiyeci) Jim McCartney ile hastabakıcı Mary McCartney’in oğlu olarak Liverpool’da dünyaya gelmişti. Küçük yaşta trompete merak salmıştı, ardından babasından heveslenip piyano öğrenmişti ve nihayet 14 yaşında gitarda karar kılmıştı. Ivan Vaughan ile John Lennon o günlerde Quarrymen grubunda (asıl “The Black Jacks” adıyla ünlenecekti) birlikte çalıyorlardı. Paul gitardaki ustalığı ve lirik stiliyle John Lennon’u büyüledi. Birkaç gün sonra da gruba katıldı. Paul onlarla ilk kez 18 Ekim 1957’de Liverpool’daki Conservative Clup’te sahneye çıktı. 1958 Ağustos’unda okul arkadaşı George Harrison’u da aralarına aldırdı. Üçüncü gitarist olarak. Grupta ayrıca Colin Hanton (davul) ve John Lowe (piyano) bulunuyordu. 1960’ta Lennon’un okul arkadaşı Stuart Sutcliffe de geldi. Bas gitarist olarak. (10 Nisan 1962’de Hamburg’ta beyin kanaması geçirip nişanlısı Astrid Kirchherr’in kollarında can verecekti.) Artık İngiltere’de yavaş yavaş kendinden söz ettirmeye başlayan rock topluluğu 1960’da adını “The Beatles” olarak değiştirdi, sonra da “The Silver Beatles” (3) oldu. Gümüş de bir süre sonra düşecek, “The Beatles” adıyla dünyayı kasıp kavuracaklardı. O sıralar sahne aldıkları Liverpool’daki Casbah Coffee’nin sahibi Mona Best’in oğlu Pete Best iyi bir davulcuydu. Grupta o aleti çalan olmadığı için ve galiba biraz da patroniçeye yağ olsun diye, Pete de gruba katıldı. Ve 17 Ağustos 1960’ta hep birlikte ilk turneye çıktılar. Daha doğrusu yurt dışında ilk işe. Hamburg’tan teklif gelmişti. Indra Club’ta çaldılar, onu Kaiserkeller izledi. İkisi de ucuz fahişelerin ve örgütlü-bireysel her türlü suç makinesinin kum gibi kaynadığı mekanlardı. Sigara dumanından (hiç kuşkusuz uyuşturucunun da) göz gözü görmeyen ve içkinin su gibi aktığı o iki kulüpte aralıksız 10 saat çalıp söylüyorlardı. Bazen de 12 saat. Dayanabilmek için amfetamin alıyorlardı. Bu onları, en azından birkaçını uyuşturucuyu götürecek merdiven olacaktı. (Örneğin 1967’de LSD kullanmaya başlayan Paul McCartney şöyle diyecekti: “LSD gözlerimin açılmasını sağladı. Politikacılara da tavsiye ederim. Onlar LSD kullanırlarsa, gezegenimizde ne savaş, ne açlık, ne de siyasal kriz olur.” Tabii, uyuşturucuyla mücadele eden sivil toplum örgütleri epey kıyamet koparacaklardı.) Liverpool’a dönüşlerinde neredeyse bir deri bir kemik kalmışlardı, gözlerinin altında mor halkalar oluşmuştu ama olgunlaşmışlardı. Ve de bir dost kazanmışlardı: Hayran oldukları “Rorry Storm and the Hurricans” grubunun davulcusu Ringo Starr’la Hamburg’ta tanışmışlardı. Uzatmayalım, çaldıkları kapıların hepsinden elleri boş döndükten sonra müzik endüstrisinin devi EMI’nin şirketlerinden “Parlaphone” onlara bir “single” şansı tanımayı kabul etti. Ancak şirketin yöneticisi George Martin’in (daha sonra menajerleri) (4) olacaktı ve küresel üne kavuşmalarında o kadar önemli rol oynayacaktı ki, “Beşinci Beatle” diye anılacaktı) (5) bir koşulu vardı: Davulcu Pete Best’i gözü tutmamıştı, değiştirilmeliydi. Kim? Üç genç de (Paul McCartney, John Lennon, George Harrison) tek isim önerdi: Richard Starkey. Yani, Ringo Starr. “Tamam” dedi Martin. Tarih: 1962 Ağustos’u. “The Beatles” efsanesi artık doğabilirdi. Ertesi ay ilk 45’likleri çıktı: “Love Me Do”. En çok satanlar listesinde ancak 17’nciliğe kadar yükselebildi. İkinci 45’likleri “Please Please Me” ise olağanüstü başarı getirdi: İlk sıraya oturdu. Bu, artık bir albüm yapmayı hak ettikleri anlamına geliyordu. Yaptılar. 1963 Şubat’ında. Ona da uğurlu 45’liklerinin adını verdiler: “Please Please Me”. Ve yine “Top Ten”in zirvesine oturdular. Bu albümü tahttan ancak bir başka Beatles albümü indirebilecekti: “With The Beatles”. Artık onları tutabilene aşk olsun: “From me to you”, “She loves you”, “I Want To Hold Your Hand”. Hepsi de bir numaraya yükselecekti. Üstelik sadece İngiltere’de değil, Avrupa’da da ABD’de de tüm dünyada da. Dahası bir plakları bir numaraya yükseldiğinde, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci sıralarda da Beatles’ın daha önceki plakları yer alıyordu.

MADALYALARI VAR

1965’te Kraliçe Elizabeth onları imparatorluk madalyasıyla ödüllendirecekti, konserlerinde yer yerinden oynayacaktı, turnelerinin her durağı kitlesel olaylara dönüşecekti. Ve bir kavram doğacaktı: “Beatlemania”. Kısa sürede bu çılgınlık, dört genç için anlatılmaz bir kabusa dönüşecekti. Onları öldürmeye kalkacak kadar büyülenmiş hayranları çıkacaktı. Hem de onlarca, yüzlerce. O yüzden daha 1965’te hayranlarına imza vermeyi durdurmuşlardı. Ama ne binlerce, on binlerce genç kızın isterik çığlıkları kesiliyordu ne de ölüm tehditleri. Kabustan kurtulmanın tek yolu vardı: Dağılmak. Beatles gemisini torpillemek. Öyle yaptılar. 1969’da “Abbey Road” albümünü hazırladılar, 1970’te de “Let It Be”yi. (6) Bu son ortak yapıtları olacaktı. Ve 10 Nisan 1970’te Paul McCartney’in artık Beatles üyesi olmadığını açıklamasıyla her şey bitti. Herkes kendi yoluna gidecekti. Tek başına. Dağılma kararında John Lennon’un Japon sevgilisi Yoko Ono’nun her şeye karışmasının yarattığı rahatsızlığın ve gerilimin de payı olduğunu ekleyelim. 10 yıl sonra John Lennon’un öldürülmesinin ardından medyanın “Yine birlikte konser vermeyi düşünüyor musunuz” sorusuna en güzel yanıt George Harrison’dan geldi: “John dirilmedikçe Beatles bir araya gelemez.”

64 yaşındaki Paul McCartney bugün sadece kendi hayatlarını değil, dünyayı da değiştiren o 10 -aslında 8- yıldan söz etmeyi pek sevmiyor. Zaman zaman bazı anıları anlatmakla yetiniyor: “Birgün sanki eski bir melodinin belleğimde yankılandığını hissettim. Sıkı bir müzik kültürüne sahip olan George Martin’e (grubun menajeri) çaldım. Özgün parçayı bulmasını ve bedeli ne olursa olsun ödeyip telif hakkını satın almasını rica ettim. Martin çok araştırdı ama bir şey bulamadı. Sonunda belleğimdeki melodinin hiçbir zaman, hiçbir şarkıda kullanılmadığını anladık. Gerisini getirip, bir şarkı yaptım.” O şarkı “Yesterday”di. Ve bir rock grubunun yaylı sazlar dörtlüsü eşliğinde çalacağı ilk parça olacaktı. İlk eşi Linda Eastman’ın ölümünden sonra özürlüler için düzenlenen bağış gecesinde tanıştığı eski manken ve bir ayağı sakat Heather Mills’le hayatını birleştiren Paul, geçen yıl İngiliz “tabloid” gazetelerinin en sivri dillisi “The Sun”ın, kendisini “25 yaş küçük güzel bir kadına tutulan aptal yaşlı aşık” diye tanımlamasıyla çıldırdı. Telefona sarılıp gazetenen genel yayın yönetmenine “Ne ben aptal yaşlı aşığım ne de Heather parası için yaşlı birine varan bir servet avcısı” diye haykırdı ve ekledi: “Örneğin o bir bacağını yitiren kızlara cesaret aşılayan bir umut kaynağı. Siz yapabilir misiniz böyle bir şey?” Yanıtını aynen yayınladılar. Beatles gemisini ilk terk eden ve grubun dağılmasında hayati rol oynayan Paul, geçen 35 yılda hem tek başına çalıştı hem de 1970’de kurulup 1981’de dağılan ve üyeleri arasında ilk karısı Linda’nın da bulunduğu “Wings” grubuyla. İlk albümü sadece “McCartney” adını taşıyordu ve İskoçya’daki çiftliğinde kaydedilmişti. Tüm aletleri kendi çalıyordu. Gitardan davula kadar. Onu “McCartney II” albümü izledi, sonra neredeyse her yıl bir albüm olmak üzere 18 tane daha ve nihayet iki ay önce çıkan “Chaos and Creation in the Backyard”. Sonuncusu özellikle ABD’de heyecanla karşılandı: “Beatles grubu döndü. İsim değişikliğiyle. Bugün artık onlar Paul McCartney adını taşıyor.” Çünkü yine grubun tüm üyelerinin enstrümanlarını tek başına çalarak hazırlamıştı albümü. Gerçi yeni parça (7) hayli azdı, Beatles’ı Beatles yapan şarkıları tekrar yorumluyordu ama olsun. Hem onlarla birlikte yaşlanan kuşak hem de onların dağılmasından sonra dünyaya gelmiş milyonlar bayılıyorlardı ya; daha ne isteyebilirdi. Paul 64 yaşına rağmen tığ gibi. Sağlıklı. Sahnede 3 saat kalabiliyor. Hiç arada vermeden. Sırrı: Vejetaryen olması. Yeni bir projesi var. Hayatını ve eserlerini konu alacak bir film. Özetle, bir masaldı yaşamı, kariyeri ve de Beatles… Masal olduğu için kendine yeni bir uğraş buldu: Çocuklar için masallar yazmak. İlk kitabı yayınlandı bile: “High in the Clouds”. Ne dersiniz; çocuklar mı okuyacak en çok bu masalları yoksa çocukluk, gençlik yıllarımızı arayan biz büyükler mi?

Erdal Şafak

19/12/2005 Sabah Gazetesi

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın