UZANIP KIRMIZI BİR HAMAĞA, BULUTLARA AĞLADIM

The following two tabs change content below.
kisiselmanifesto

kisiselmanifesto

Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm.
kisiselmanifesto

Latest posts by kisiselmanifesto (see all)

6667032503_5e86a31dd0_b

Kelimelerin kendisinden yorulduğu herhangi bir dolunay gecesine daha kaç kez dokunabilirdim, bir hayal kaç saat hayatta kalabilirdi?

 

Soruları bir süreliğine çadırın dışına çıkardım, yağmur başlayınca ıslanabileceklerini düşünmemiştim ve aslında en son gerçekten ne düşündüğümü de hatırlıyor olduğumu sanmıyorum. En son ne zaman sırılsıklam bir sağanak yağmurda ıslanmıştım, en son ne zaman bu kadar sarhoş olmuştum. Bunların hiçbirinin bir önemi yok. Güneşin bile bulutların arasına gizlendiği acube zamanlar yaşıyorum bu lanetli güney kasabasında. Sıcaktan nefret ediyorum tıpkı soğuktan nefret ettiğim gibi.

 

Ayda ile tanışmamıza gelince, neredeyse seneler olmuş, zaman bu kadar hızlıca tüketirken kendini ve beni, yalnızca dört defa çarpışmış hayatlarımız birbirine. Bir yerlerde: “Bu sonsuzlukta bir kez karşılaşmak, bu evren yok olmadan bir kez daha karşılaşmayı gerektirirdi.” diye bir şey okumuştum. Her şey, hiçbir şey ile oldukça uyumlu ilerliyordu. Garip bir hikayenin tuhaf satırlarını yazıyor gibiydim. Ayda tıpkı ilk tanıştığımız günkü gibi sert, narin, kırılgan ve tutkulu. Omuzlarında kendisinin dahi bilmediği cenneti taşıyor. Neyse ki şimdilik uyuyor. Saat sabaha karşı 05:30 civarlarında olmalı. Bir saatim yok gerçi hiçbir zaman olmadı. Zamanla kavga edercesine alay ediyorum yıllardır. Bu bir takıntı olmalı belki de çünkü ben her seferinde o’na takılıp düşerken buluyorum kendimi. Mevsimler hızla değişiyor ben aynı kalıyorum.

 

Olympos’un daha henüz aydınlanmamış karanlık kutsal ormanına kafamı kaldırdığımda inleyen kuş sesleri horoz seslerine karışıyordu. Bir ağacın altına geçip gökyüzünü izlemeye başlamıştım. Mavinin siyahla sevişmesi, yaprakların arasından parlayan ay ile istemsiz bir uyum içerisindeydi. Bilirsiniz, tıpkı henüz bulutundan ayrılan yağmur damlası gibi ıslak. Mavi, tüm ıslaklığıyla beraber siyahı kendisinden geçiriyor, zehirliyor, kanını emiyordu. Dionysosvari bir cinayete tanık oluyordum bilmeden. Siyah yer yer parçalanıp yerini koyu ve daha koyu mavi tonlarına bırakıyordu. Yeni bir sigara sardım. Belki de bir dilek tutmalıydım. Daha önce kendim için bile tutmadığım bir dileği gözlerimle bıraktım cinayet mahalline. Bir baykuşla göz göze geldiğimde artık kalkmalıyım diye düşündüm. Yavaştan aydınlanan ormanın iç bölgesinden kamp bölgesine doğru yürürken yere dökülmüş kozalakları topladım, yaşam gerçekten de ürperticiydi. Kendimi bir kozalak olarak hayal ettim, belki de seneler öncesinden bir sonbaharda yaşamı durmuş ve belki paralel evrende bir menekşe olan kozalaktım. Neyin garantisi vardı ki? Ölümün mü? Fazla klişe, ölüm en eski gelenek olmalı milyonlarca yıldır süre gelen. Belki de ölümün gerçekleşmesinden hemen sonra gözlerimi büyük bir konsere açacaktım. Güzel bir festival hayali! Woodstock çamurlarında kirlenmek ve yaratıcıya şükretmek isterdim, doğru yerde doğru zamanda, doğru hisle ölümü hayale sıkıştırabilmeyi. Belki de sırf bu nedenle ölümü ciddiye alamıyordum. Dünya büyük bir kafa karışıklığı ve ben yolumu çoktan kaybetmişim.

Gözlerimi açtığımda Ayda sırtı dönük elimi sıkıyordu, sanırım rüya halindeydi gözleri kapalıydı. Uyandırılmak ve uyandırılmamak arasında kalmanın en kötü yanı da bir daha asla aynı rüyaya aynı hisle dönemeyecek olman gerçeğiydi. Omzundan öpüp uyandırdım. Yüzünü dönüp gülümsediğinde, bu arada kalmışlığın gerçekten de doğru kablosunu çektiğin bir bombanın etkisini yaratmıştı üstümde. Tebessüm edip “Nasılsın?” diye sordum, o da “Günaydın” dedi. Yiyecek bir şeyler atıştırıp, Antik Orman’ın ıssız bölgelerini keşfe çıkmıştık. Kafalarımız ortalama güzellikteyken ansızın sağanak yağmur başladı. Henüz 30 adım atmamışken denizden çıkmış bir hal almıştık. Karşımızda eski bir mezar. Kimin mezarıydı bu? Hangi tarihten bir kralındı? Gerçekten mutlu yaşamış mıydı? Ölmeden önceki son sözleri neler olmuştu? Bunlar neden umrumdaydı?

 

Bir yandan ıslaklık bir yandan esen sert rüzgar vücudumu istemsizce titretiyordu. Hasta olmak için mükemmel bir hava vardı ya da biz zaten hastalığın kendisiydik. Kurulandığımızda her şey durmuş, hava kararmıştı. Yanımıza birkaç bira alıp Olympos nehrinin yakınlarına bir taşa kendimizi bırakmıştık. Ay’ı hiç bu kadar yakından görmemiştim. Arkalardan bir yerlerden yükselen bir etnik şarkı bulutundan sıyrılan Ay’a arka fon oluyordu. Bir daha bu an’ı ömrümde kaç kez yakalayabileceğimi sorguladığımda The Sheltering Sky’ın o lanetli kelimeleri kulaklarıma çınlamıştı:

 

Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için,
hayat hiç bitmeyecekmiş gibi gelir.
Ama hiçbir şey çok tekrarlamaz kendini.
Aslında çok az tekrarlar.
Çocukluğunuzun bir öğleden sonrasını,
öyle ki,
hayatınızı onsuz düşünemediğiniz,
sizi derinden etkilemiş bir öğleden sonrayı,
daha kaç kez anımsayabilirsiniz ki?
Belki dört, beş kez daha.
Belki o kadar bile değil.
Dolunayın çıkışını daha kaç kez izleyebileceksiniz?
Belki yirmi.
Ama yine de, her şey sonsuzmuş gibi gelir.

 

Ayda, yakamoza dokunursak eğer o’na dönüşebileceğimizden bahsettiğinde, hayatımda dokundukça karıştığım bedenleri düşledim. Günden güne dakikadan dakikaya karıştığım, sarhoş olduğum ruhları. Aşk buna mı deniyordu? Mavi ile siyahın sevişmesi gibiydi tıpkı, Dionysosvari bir cinayet. Baskın gelen ruhun biçtiği. Yakamoza yaklaştım ve dokundum, biradan uzun soluklu bir yudum aldım, sanırım sarhoş oldum.

 

Gözlerimi açtığımda kırmızı bir hamakta uyanmıştım kendime. Güneş gözlüğümü çıkarıp üzüm yapraklarının arasından güneşe baktım. Yeni bir bira açtığımda gözlerimin dolduğunu fark ettim. Neden? Gözlüğü tekrardan indirip bulutlara seslendim, dilini daha önce hiç duymadığım bir yerlerden.

 

Boşluğu izliyorum, buna ihtiyacım var…

 

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın