The following two tabs change content below.
enjolras
İstanbul - Neo-Beat 'Diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.Neler olacağını merak ettim.Hepsi bu.' twitter.com/enjolrasx
enjolras

Latest posts by enjolras (see all)

1969WoodstockPeopleFieldPeacefencecom

PROLOGUE

2016 Temmuz’unda başlayan ve 5 yıl boyunca aralıksız devam eden çalışmalar sonucunda Neo-Beat’in underground bilim ağının “Operation Time Machine” projesi tamamlandı ve 2021 yılında zaman makinesi bulundu. Zaman makinesinin bulunmasıyla grup ilk olarak 1969’a, Woodstock Festivali’ne gitmeye karar verdi. Olaylar, zaman makinesiyle Woodstock Festivali’ne giden Jack ve Marylou nicknamelerine sahip iki Neo-Beat’in başından geçmektedir. Olaylar Jack’in kaleminden aktarılmaktadır:

Operation Time Machine

Aslında gerçek adım Jack değil. Ama bu öyküyü ben yazdığıma göre kendime istediğim adı verebilirim. Ve hayır, nickimi Jack Kerouac’tan değil, Lost’taki Jack karakterinden aldım. Ve tabii, Marylou da onun gerçek adı değil. Belki de paralel bir evrende Jack’im şu an ve hala Lost adasındayım. Ama bunların şu an bir önemi yok. 2016 Temmuz’unda Kadıköy’de başlayan “Operation Time Machine”in başarıya ulaşabileceğine aslında kimse inanmıyordu. Bu satırları, şu an bilmediğim bir tarihten, bilmediğim bir ülkeden yazıyorum. Masada bir bardak var, içinde kırmızı renkte bira, sandalyede Marylou, karşısında bir pencere, pencereden içeri vuran rüzgar, Marylou’nun uçuşan saçları ve elimde kalemimle ben bildiğim tüm dilleri karıştırarak bu satırları karalıyorum. Ve aslında zaman makinesini ilk defa üç hafta önce kullandık.14 Ağustos 1969’da. Yani Woodstock Festivali başlamadan bir gün önce!

road
Uzun 60’lar boyunca zaten herkes yoldaydı. Woodstock, bütün yol rotalarını birleştirmeyi başardı.

14 Ağustos 1969(Montauk)

Olaylar 14 Ağustos 1969 günü Montauk’ta başladı.

Hendrix ve Joplin’in bu gezegenden ayrılmasına 1 yıl, Morrison’ın 2 yıl kalmıştı. Jack Kerouac’ın ise sadece 9 hafta…

Yolculuğa Montauk’tan başlayıp Brooklyn’e dek Route 27 üzerinden ilerledik. Woodstock’a yaklaşık 200 mil uzaklıktaydık. Festivalin belirtileri şimdiden otoban üzerinde görülüyordu. Yolda çok sayıda backpackerla karşılaştık. Gördüğümüz herkes festivale gidiyordu. Normalde 4-5 saat sürecek yolu tamamlamamız otostopla neredeyse tüm günümüzü aldı.

Festival bölgesine yaklaştıkça yoğunluk çok arttı ve bir süre sonra trafik ilerlemez oldu. Bunun üzerine arabadan indik ve yürüyerek alana ulaşmaya karar verdik. Neden kaçtığımızı bilmiyorduk ama hepimizin aynı şeye ilerlediği kesindi. Herkes buradaydı. Hindistan’daki hippi komünlerini terk ederek bu festival için gelenler vardı, 68 Kuşağı’nın inançlı devrimcileri, aşırı LSD kullanarak gerçekle bağını koparmış gerçek psychedelicler, Arizona ve Teksas’tan folk müziği ve kovboy kültürünü getirmiş serseriler, John Lennon’ı bir Rock’n’Roll peygamberi olarak kabul eden Vietnam Savaşı karşıtı ütopyacılar, Bob Dylan’a öykünerek şiir yazmaya başlamış varoluşçular ve Joplin’i rol modeli olarak alan 60 Kuşağı’nın bütün özgür kadınları…

1969, USA --- Janis Joplin in the Performer's Area at Woodstock --- Image by © Elliott Landy/Corbis
Joplin, 60 Kuşağı’nın özgür kadınları için bir Rock Star’dan çok daha fazlasıydı.

İlerledikçe sayımız artıyordu. Gitar tınıları, yol boyunca çığlıklara karışırken, bütün bu gülümseyen insanlara bakarak, bu festivalin bir kuşağın en tepe noktasında bitişini simgelediğini henüz bilmediklerini anımsıyordum. Festival bölgesine çitleri aşarak girdik. Yoğun kalabalık nedeniyle ilk günden itibaren festival ücretsiz hale gelecekti. Girişte büyük harflerle “Welcome to Neverland” tabelası dikkatimizi çekti: Hiçliğin ülkesine hoş geldiniz!

FESTİVAL GÜNLERİ
Festival beklenenin neredeyse 10 katı bir kalabalıkla başladı. Sayı saatler ilerledikçe çok arttı. Ülkenin her yerinden insanlar yola düşmüştü ve Woodstock daha başlamadan bir efsane haline geliyordu. Alana gelen backpackerları girişte karşılayan gruplar vardı. 3-4 saat içinde alanın tümüne yayılan kolektif bir iş bölümü yapılmıştı. Yemekler ortak hazırlanıyordu. Grace Slick, Jimi Hendrix, Janis Joplin gibi isimler sıklıkla festival bölgesinde insanlarla iç içe görülüyorlardı. Alandaki herkes, bir protestonun parçası olduğunu hissediyordu. Ne var ki neye karşı olduğumuzdan hiçbirimiz tam olarak emin değildik. Kısaca söylemek gerekirse: Her şeye karşıydık.
Birkaç gün önce New York’ta kimsenin bilmediği bir kasaba olan Woodstock, bir anda Kültür Devrimi’nin başkenti haline gelmişti. Woodstock’ta gün ve gece ayrımı yoktu. Mesela The Who gece 03:00’da sahne alırken, ardından sabah 08:30’da Jefferson Airplane sahneye çıkabiliyordu.

b8e9872672d854194d3f0491096fad92
Grace Slick ve onunla özdeşleşen White Rabbit bütün festivale damgasını vuracaktı.

WHITE RABBIT

Woodstock’a damgasını vuran isimlerden birisi de Grace Slick’ti. White Rabbit, festivalin maskotu olmuştu. Ormandan, festival bölgesine getirilmiş beyaz tavşanlar zaman zaman görülebiliyordu. Bu tavşanlarla her karşılaşıldığında, “Follow the White Rabbit” çığlıkları alana hakim oluyordu ve bu dakikalarca sürüyordu. “Grace’in, Avrupa turnesinde Jim Morrison’la takıldığı doğru mu” dedi Marylou. ”Belki de ona sormalıyız”, dedim.

Festival kitlesinin sarhoş olması çok ani oldu ve ilk birkaç saatin ardından alanda ayık kalan bir kişiyle karşılaşmak olanaksızlaştı. Sahnede Jefferson Airplane, White Rabbit’i çalıyordu. Ve benim zamanla aramdaki bağım hızla kopuyordu. ”Hiçbir şey kaybolmuyor aslında” dedi Marylou. “İstersek, hep burada, bu şarkı çalarken, bu festivalde sen ve ben, hepimiz, bütün o kaybolmuş insanlar, sonsuza dek kalırız değil mi?
-Evet.
-Ama yine de bitecek değil mi?
-Evet.
-İstersek zamanı durdurabilir miyiz.
-Hayır ama belki biraz yavaşlatabiliriz.
-O zaman gökyüzünü izlemeye çıkalım, dedi.
Tepedeki Kozmik Gözlem İstasyonu’na gittik. Yüzlerce kişi burada yıldızları izliyordu. Evrenin ötesini gördüğünü iddia edenler vardı, festivalin sonunda kıyametin kopacağına inanlar… Jim Morrison’a aşık olan bir kız, Jim’in Sirius yıldızında doğduğunu iddia ediyor ve onu bulmaya çalışıyordu. Satürn’ü gösterebilir misin bana dedi Marylou.
Gökyüzüne baktım.Bütün gök cisimleri Satürn’ü andırıyordu ve sanki hepsi hareket ediyormuş gibiydiler.”Aslında” dedim, “İçlerinden sadece birini seçebiliriz. Ve o Satürn olur.”
“Satürn zihnimizde hep” diye karşılık verdi.

BAD TRIP

Çadırda bir bad trip içinde uyandım. Son birkaç saat zihnimden silinmişti. Dışarıda yoğun bir uğultu vardı, yağmur başlamıştı. Yağmuru umursamadan tepeden sahnenin olduğu düzlüğe doğru ilerlemeye başladım. Kalabalık yağmur marşını söylüyordu. Tek dizeden oluşuyordu: “No rain! No War!”

rain

Yağmur yoğunlaştıkça kitlenin çılgınlık düzeyi artacaktı. Woodstock, yağmurda ıslanmanın bir protesto olduğunun canlı kanıtı olmuştu. Çıplak biçimde “çamur pateni” akımını başlatanları, pagan dansıyla kitlesel bir histeriyi başlatan gruplar izledi. Alandaki herkes zıplamaya başlamıştı. İlerledikçe, sesler zihnimde birbirine karışıyordu. Garip biçimde gördüğüm bütün nesneler ve insanlar yeşil rengindeydi. Bunun şiddetli bir bad tripin başlangıcı olduğunu duyumsuyor ama bunu umursamıyordum.
Marylou’yu bulmak için çevreye baktım.Henüz cep telefonu teknolojisinin bulunmadığı bu çağda iletişimin tek kaynağı telepatiydi. Belki duyacağı düşüncesiyle “Hector” diye bağırdım. Sesim yağmurda ve kalabalığın uğultusunda kayboldu. Hemen sonrasında kovboy şapkalı, orta yaşlı, kolunda barış simgesinin dövmesi olan bir adam geldi. “Bana mı seslendin dostum” diye sordu. İsmi Hector’du. Dakota’dan gelmişti.

İlerlemeye devam ettim. İlerledikçe geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman birbirine karışıyordu. Zaman zaman gruplardan birine katılıyor, tanımadığımız insanlarla birlikte aynı şarkıları söylüyorduk. Yağmur hücrelerimize nüfuz ediyordu. Ve biz bedenlerimizin ötesine geçtiğimizi hissediyorduk. Sahnede kim bilir kaçıncı grup çalmaya devam ediyordu.
Bu şekilde bir saat kadar ilerledikten sonra kalabalıkta bir dalgalanma gördüm.”Kral geldi” diye haykıranlar vardı. Bahsettikleri Hendrix’ti. Elinde sigarayla bir yere oturmuştu, çevresindekilerle hiç konuşmadan sadece gülüyorlardı. Gülmek bulaşıcıydı. Bu halleri orada olduğum 10 dakika boyunca devam etti.

HENDRİX
Hendrix, çok seviliyordu.Ve günümüzün Pop starlarından farklı olarak, bizden biriydi.

İlerlemeye devam ettim. Yoldan geçen birisi votka uzattı: “Bedava votka dağıtıyoruz.Fazlasını istersen, şurada bulabilirsin” Yaklaşık 200 metre mesafedeki büyük bir çadırı işaret etti. Sendeleyerek oraya doğru ilerledim. Çadırın çevresinde yaklaşık 100 kişi vardı. Büyük kısmının Hindistan’dan geldiği belli oluyordu. Hareketsiz biçimde lotus pozisyonunda, yağmur meditasyonu yapıyorlardı. Çadırın yanına gelir gelmez, sanki önceden konuşmuşuz gibi birisi beni karşıladı. “Hoş geldin” dedi. ”Şimdi biraz düş görelim.” Elimi tutarak çadıra kadar bana eşlik etti. İçeride onlarca kişi vardı. Arka planda Hint çalgılarıyla yağmurun sesine göre hızlanan ve yavaşlayan bir müzik akıyordu.

Çadırın içinde hareketsiz biçimde sırt üstü uzanmış, sanki yukarıda gökyüzü varmış gibi gülümseyenler gördüm. Burası, bütün festivale halüsinojen ve LSD tedarik eden ana bölgeydi. Festival devam ettikçe gerçeklikle düş birbirine karışmıştı. Bu alanda kaç saat geçirdiğimi şu an anımsamıyorum. 1 yıl olabilir ya da 1 saniye. Tekrar dışarı çıktığımda Hindistan’dan gelmiş backpackerların yağmur meditasyonuna devam ettiğini gördüm. Oysa yağmur durmuştu. 2 günlük uykusuzluğun ardından birkaç saat durmaya karar verdim. Bu karmaşada kaldığım çadırı bulmak olanaksızdı. Ne var ki festivalde bütün çadırlar kamulaştırılmıştı. Herkes istediği yerde kalabiliyordu. Mülkiyet duygusu burada tümüyle kaybolmuştu.

Marylou’yla bu karmaşanın ortasında tekrar karşılaştık.Dans ediyordu, mutluydu. Görür görmez bana sarıldı.”Bir an için 1969 yılından ayrıldığını düşündüm” dedi. Birkaç saat önce John Lennon’ın hayaletini gördüğünü söyledi. Anlattığına göre üzerinde bir Kızılderili giysisi vardı ve Strawberry Fields’ı söylüyordu. Bütün bunlar gerçek olabilirdi, olmayabilirdi de…

Birlikte kalabalığın içinde ilerlemeye devam ettik. Sistematik biçimde “Follow the White Rabbit” yazan tabelalar dikkatimizi çekti. Bunları takip ettiğimizde kendimizi ormanlık bir alanın başlangıcında bulduk. Gruplar halinde ormana doğru ilerleyen insanlara katıldık ve yolun sonunda festivalin içinde kurulmuş gizemli bir komün bizi karşıladı. “Burada yeni bir şehir kuruyoruz” dedi birisi. ”Buraya yerleşmeye karar verdik.” Yerleşke tümüyle fantastikti. İleride ”Saw Kill” ırmağına çıplak olarak giren hippiler görülüyordu. Vietnam Savaşı’nı protesto eden bildiriler dağıtan anarşistlerle karşılaştık. Herkesin ifadesinde, dış dünyadan kaçmayı başarmış olmanın heyecanı vardı. Burada yeni bir ütopya yükseliyordu.

Kiss

WISH YOU WERE HERE

Yaklaşık 15 kişiyle bir araya gelmiş hep birlikte susmayı deniyorduk. Ortada, New Orleans’tan gelmiş, kovboy şapkalı bir genç, kimsenin anımsamadığı kadar eski olan Blues parçalarından çalıyordu.Şarkının sözlerini festivale uyarlayarak, bu parçaya “Woodstock Blues” adını verecektik. Her çaldığında sözleri hep birlikte baştan yazıyorduk. 60’larda yarım bırakılmış bir düşü anlatıyordu. Parmakları uyuşana dek çaldıktan sonra “Sen devam et” diyerek gitarı bana uzattı. “Gitar çalmayı bilmiyorum. En ilkel biçimiyle, sadece tek bir şarkı çalabilirim belki, o da 1975 yılına ait” dedim. “Hala 1969’dayız dostum. Psychedeliclerle 6 yıl sonrasına gittiysen, o başka” dedi.
-Bu 1975’ten dedim, karşımdaki yüzlere bakarken. 6 yıl sonra, hiçbir şey şu anki kadar güzel olmayacak…

İfadelerinde bir ütopyanın parçasını olduklarını ama bütün bunların bitmesinden korktuklarını okuyabiliyordum. Bitecekti her şey. Şarkıyı üç kere baştan sona çaldım. Marylou sözlerini söylüyordu. Şarkı bittikçe tekrar başa dönüyorduk. İlk kez duymalarına karşın 3. defadan sonra sözlerini ezberlemişlerdi. Ve hep birlikte söylemeye başladık.
“Demek ayırt edebileceğini sanıyorsun cehennemi cennetten,
Mavi gökleri acıdan.
Aynı eski toprakları aşındırarak. Ne bulduk ki?
Aynı eski korkuları”
How I wish, how I wish you were here.
Wish you were here.

EPILOGUE

Bu satırları şu an bilmediğim bir tarihten ve bilmediğim bir evrenden yazıyorum. Masada bir bardak var, içinde kırmızı renkte bira, sandalyede Marylou, saçlarında rüzgar… “Yazmaya devam edecek misin” diyor.
“Hayır” diyorum. ”Artık yazacak bir şey kalmadı.”
Cevabı rüzgarda saklı!
Cevabı rüzgarda saklı!
Cevabı rüzgarda saklı.

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın