Yirmi Dokuz Buçuk Adım (Yabancılaşmanın Kimyası)

The following two tabs change content below.
kisiselmanifesto

kisiselmanifesto

Hayatım boyunca yıldızlara yürüdüm.
kisiselmanifesto

Latest posts by kisiselmanifesto (see all)

Değişim şüpheyle başlar, ses tonuyla çözülür. İnsanların birbirine dokunma şekilleri ve sınırları altında ezilmiş şehirler. Binalardan çok çimento kokulu, obeziteye teslim olmuş, ucuz kahkahalara sarılı, kariyerist zavallı küçük beyinlerin hiçten yana bir fikri dahi olmadan hayata ufacık haplarla tutunabilmeyi seçen gölgeler. Yitik bir şehrin gün batımında akıyor her biri. Güneyde bir şehirde yaşlı bir adamın kaybeden tebessümüne attığı bakışta yatıyordu anlam. Ama yine de gitmeyi seçtin, dünyanın sonuna. Çünkü başladığın noktada bitirmeyi seçtiğin noktanın kendisiydi. Noktalama işaretleri her ne kadar anlamsız olsa da. Anlamı bozuk yüzlerce kelimeden geriye, güneşi sırtını sıvazlayan bir gün batımı kaldı. Herkes gitti.

İstanbul’a:

Her şey zaman ile çözümlenirken, soğuk bir suya attığın şeker gibi çözülmesini beklediğin yarınların aslında sadece birer beklenti olduğunu gördüğünde bir vapurun güvertesinde sigaranı sarıyordun, hava soğuktu ve sigara içmek yasaktı. Beşiktaş’ta ki Kadıköy iskelesinden dünyaya bakmak, yaşanılan bu dramı gözler önüne sererken, zaman insanlarla beraber bir akıntıda kayboluyordu. Ucuza sattın bedenini, ruhun zaten kayıptı. Her yokuşta bir kusma isteği aslında senin hiç ait olmadığın ve bulunmak dahi istemediğin bir duvarın tuğlalarını oluşturuyordu. Şehir ise ne zaman patlatacaklarını kestiremediği bombanın aslında her an patlayabileceği olasılığına kumar oynuyordu. Yaşamak pahalı, ölmek ucuz.

İzmir’e:

Üç buçuk saniye. Yoldan gözlerinin içine bakarak geçen yabancılarından üç buçuk saniyede sana anlam yüklemelerine tanık oluyordun. Ama yine de Bornova Sokağı’nın eksik kaldırımlarında gerçekliğin mide bulandırmayan öylesine olduğu gibi kabul gören seks işçilerine duyduğun minnet, değişimi olmayan sistemin dibinde bir Redd parçasında hatta “Bir Yol Bulursun” da bütünüyle ruhuna işlendiğinde yeni bir bira söyledin. Tek beklentin belki de buydu. Sıradaki şarkının bir sonraki şarkıya gelmesi.

Antalya’ya:

Ilımlı ve hayatı boyunca kaybetmiş onlarca insanın ortak bir noktası. Telefon kullanmayı bıraktın. Kerouac’ın sözlerini hatırlıyorsan, Telefon değil şiir kullanın demişti, çünkü telefonu yanıtlamak için hiçbir zaman hazır olmayacaklar. Tek porsiyonluk yüzlerce insan. Yüzlerce perspektif. Perdeleri sürekli kapalı sigara dumanına boğulmuş bir oda. Güneşi usanmadan 1,095 gün boyunca dinledin ve 723 gece boyunca Ay’a şarkılar dinlettin. Bu dünyaya ait olamadın. Olympos’un sert kayalıklarından tırmandın gökyüzüne, yine de bulamadın.

Ankara’ya:

Kızılay’ın soğuk, buzlu sokaklarında morarmış gözaltlarından baktın insanlara. İdeolojikti şehir, bitki örtüsüydü melankoli. Her şeyi herkes çok iyi bilirdi. Ama bilmenin bir lanet olmasından bi’haberdi. Şehir şehir olalı böyle ihanet görmedi.

İzmit’e:

Bir Pearl Jam şarkısının son nakaratında saklıydı her şey. Sonra onunla birlikte de yok olmuştu. Seneler önce deli gibi olmak istediğin noktada uyuyor ve uyanıyorsun ama zamanın neleri götürdüğünü de çok net görüyorsun. Şehirler değişir, insanlar değişir, müzik değişir, bayatlar, çürür ve küflenir. Ve sen devam edersin. Neyi beklediğini unutup, beklemeye.

İnsan, kafasının içinde yaşamaya hapsedilmiştir. En büyük intiharımız devam etmekte olan yaşamımız.