The following two tabs change content below.
hack_tor

hack_tor

0 ve 1 arasında, hayatın virüsü, sabit bir yer yok ama Gondor diyelim.
hack_tor

Latest posts by hack_tor (see all)

Gece pek uyuyamamıştım. Sabah biraz uyuduktan sonra yola çıktım. Ayaklarımın altında ki sırt çantama arada bakıyor genelde metro camından yolu
izliyordum. Otobana çıktıktan sonra otostopa başladık. Güneş baya yakıcıydı, güneşten ve asfalttan gelen sıcaklık beni biraz bunaltıyordu. Ama
hava olaylarının, sıcaklığın hiç bir önemi yoktu. Yol her koşulda olan bir şeydi. Bazen İzmir’in sıcaklığı, Ankara’nın nefes kesen ayazı,
Kars’ın soğuğu, Artvin’in yağmuru… Yerlerinde pek bir önemi yoktu, sadece biraz anısı vardı. Kaldırımda, sırt çantama yaslanmış bir şekilde
Proust okuyordum. Hafiften bir müzik çalıyordu, otoban biraz esiyor gözüm arabaların geçişine takılıyordu

“my brother, where do you intend to go tonight?
i heard that you missed your connecting flight
to the blue ridge mountains, over near tennessee. ”

Bir arabaya bindik çok gitmeden indik ve sonra başka bir arabaya bindik. Başka bir araba daha, her arabada yeni bir insanlarla tanışıyor, yeni bir
insan oluyorduk. Kim olmak istiyorsak oyduk, sadece yolda bütün çıplaklığınla yürürsün. Yolun yalanlar, doğrular, gerçeklerle hiç bir ilgisi yok.
Akhisar’daydık, telefonlarımızın sarjı yoktu yanımızda harita da yoktu. İzmir’e gitmemiz gerekiyordu, insanlara sorduk ve bir trene atladık.
Trenin havalandırması çalışmıyor, gerektiğinden fazla hatta daha fazla yolcu almıştı, ayakta insanlar duruyor, koridorlarda insanlar oturuyordu.
Çok bunalmıştım, sigara içmem gerekiyordu. Trende sigara içmek yasaktı…

+Sigara içmemiz lazım.

Yiğitalp ile bir vagon arasına girdik. Tekerlekli sandalye de yaşlı bir adam oturuyordu. Kapıyı açtım, sigara yaktım. Tekerlikli sandalye de ki
adamla garip bir muhabbete dahil olduk. Görevliye bakıyor bizde sigaramızı içiyorduk. Akhisar’dan Menemen’e doğru giderken ağaçlarla, eski
evlerle dolu yollardan geçiyorduk. Bazen şehir merkezlerinden, bazen kimsenin olmadığı buğday tarlalarından. Hava kararmıştı, yolu aydınlatan tek
şey ; Tren’in ışıkları ve Ay’dı.
Trenden indik ordan başka bir trene ve bir eve.

 

Seyahat bize göre değildi. Uzun uzun sırt çantaları hazırlamalar, liste yapmalar, rota çıkarmalar… Yoldu sadece, sadece yol.
Yırtılmış sırt çantamdan başka hiç bir şeyim yoktu. Onuda ara ara kesiyor, pekte önemsemiyordum. Tren ara ara duruyor, vagonda söylentiler çıkıyordu.
Çok geçmeden akşam 11 gibi Menemendeydik. Başka bir trenle Aliağa’ya geçtik. Aliağa’dan arkadaş bizi aldı ve onların evine geçtik. 1 günü orada geçirdik,
çok bir şey yapmadan ordan da çıktık. Benim için gereksiz bir gündü, ne kadar fazla sokaktan geçersem, ne kadar fazla eve girip çıkarsam, hatta
attığım her adımda bile bir anı birikiyordu. Ben anılar biriktirmek istemiyordum. Anılara bağlı kalıp boğulmak istemiyorum…

Yolda yine bir kaldırıma oturmuş bir arabanın durmasını bekliyordum. Bazen Yiğitalp ile rolleri değişiyorduk, o oturuyor ben otostop çekiyordum.
Bilet fiyatları çok pahalıydı, araba alacak kadar param yoktu, olsa bile benzine para yetiştiremezdim. Devlet zaten bir çok köprü ve yol yapıyor
her geçişinde sende ayriyetten para istiyordu. Senin paranla yaptığı yoldan bile para alıyordu. Nefes alışından bile para almaya çalışıyordu.
Bu önemli bir olay, devletlerin senin attığın her adımı izlemesi de önemli… Her noktada ki kameralarıyla devlet seni görebiliyordu, ama sen o kameraların
altından devleti göremezsin.

Bir araba durmuştu, arka koltuğa oturdum. Arabalar her seferinde farklıydı, modeli, markası, aynı olsa bile farklıydı. Onu süren insan her seferinde
başka sürüyordu. Bir yere yetişmeye çalışıyor, ya da yavaş yavaş, dikkatlice. Arabanın arka koltuğunda anılardan kaçmaya çalışıyordum.
İçimden sürekli bir cümle geçiriyordum. Siktir git. Siktir git. Siktir git. Bunun bir meditasyon biçimi olduğuna inandırdım kendimi, ama Zen keşişleri
öfkenin sadece zarar vereceğini söylerlerdi. Kendimi öfkeden uzaklaştırmam lazımdı, arkama biraz daha yaslandım ve kafamı cama koydum. Yola bakıyordum,
çok geçmeden arabadan indik. Aklım hala arabanın eski radyosundan çıkan şarkıdaydı.

“Yaşamaya mecbursun”

İşte şimdi burdayım, yarın nerede olacağımın ne önemi var ? Ya da burada olmamın ne önemi var ?
Kuşadası’na varmıştık, bir yerde geceyi kampla geçirdik. Sabah olunca ordan ayrıldık, Davutlar’a geçtik. Müzik Festivali’ne katılmak için yola
çıkmıştık. Müzik Festivali’ne doğru giderken çektiğin otostop her zaman için keyiflidir, güzel anılar biriktirirsin. Güzel arkadaşlıklar edinirsin.
Bir daha hiç göremeyeceğin insanlarla oturursun.

Türkiye’de ki müzik festivalleri çok kötü. Yaptığım tek iş bir kaç iyi müzik dinleyip, birşeyler içmekti. Bir kaç kızla takılmak, uyumak.
Parası olmayanlar festivale gidemiyor, eğlenemiyordu. Bizde buna protesto olarak ihtiyacımız olan şeyleri çalıyorduk.
Hector çığlıkları denizi aşıyordu…

Festivalin son günü çıktık. 5 kişi otostop çekiyorduk, 3 ayrı noktaya ; Eskişehir, Bursa, İzmir.
Belirli bir yere kadar beraber gittik sonra 2 arkadaş İzmir’e gitmek için ayrıldı.
Frodo, Ankashvili, Ben yolda yürüyorduk. Saatlerce yolda yürüdük, başka hiç bir şey yoktu.
Ankashvili ne görüyorsun ? Diye sordu ;

Frodo; Hiçlik.
Ben; Arayış.
Ankashvili; Matrix’ten Zion’a giden yolu.

Arayış bitmezdi, hiçlikte arayış imkansızdı. Ayriyetten Distopik bir dünya da Zion yok olmuşken…

Bir araba almış, başka bir yere bırakmış, sonra tekrar bir araba. Sonra yürümekten yorulduk ve otobanda yaklaşık 2 saat uyuduk. Sonra yine yürüdük,
yürürken bir minibüs yanaştı ve bizi Akhisar’a kadar bıraktı. 4 Tane erkek kız kaçırmaya gidiyordu. Kız kaçırmalarına eşlik ettik sayılır.
Onlar kızı kaçırdı, bizde yolda devam ettik. Sonra başka bir adam aldı, Balıkesir’e kadar bırakacağını söyledi. Yolda kaza atlattık. Bizde hasar yoktu,
ama 2 ölü 1 yaralı vardı. Ölüler otobanda yatıyordu, yaralı bağırıyor, el fenerleri, Ay’ın ışığını bastırıp yolu aydınlatıyordu. Kan, Ay, Yol üçlemesi…
Kazanın orada 1 saat oyalandıktan sonra terminale gidip en ucuz bilet için pazarlık yaptık. Ankashvili Eskişehir’e gitti, ben Frodo ile Bursa’ya…

Bursa’ya dönünce her şeyin bu kadar rutinleşmemesi gerektiğini anladım.

Yol devam ediyordu, ölüler yolda yatıyordu.

İnsanlığın en büyük sorularından biriydi, Ölümden sonra yaşam var mı diye ? Peki ölümden önce yaşamın olduğuna dair bir kanıt varmıydı ? Neden kimse
bu soruları önemsemez ? Neden gündelik sorular hayatımızı sarar ? Akşam yemeğinde ne var ? Bugün ne giyeceksin ? O kız kim ? İleride ne yapmayı düşünüyorsun ?
Koca bir saçmalık… Demokrasi de olduğu gibi sana sunulan seçenekleri seçmeni istiyorlar. İşini, eğitimini, hayatını, arabanı, telefonunu, bilgisayarını,
yemeğini, kıyafetini. Bunları önemsiyorlar. Ama bir dakika bile olsa durup düşündün mü, ben kimim diye. Düşündüysen, “hayatı seçebilirsin.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın