The following two tabs change content below.

lacinovski

Latest posts by lacinovski (see all)

…yürürken adımlarında mısın

yoksa biraz sonra ulaşacağını düşündüğün yerde kendini oturup kalkarken ya da ilk sözünü hangi cümleyle kuracağını söylerken mi hayal ediyorsun?

Biz bunu yıllarca yaptık ya da zamanlar zamanlarca yaptık. Davranırken, geçmişi gördük , onları bir daha bir daha canlandırdık. Tam yetinirken, henüz gelmemiş ama geleceğinden emin olduğumuz bir zaman için tasarılarda bulunduk. Önceden belirlenmiş bir hayat haritasında yürümeye çalıştık. Birileri çok emin söylemişti, bu haritayı takip edersek mutlu olacaktık. Çok detay var anlatacak geçmişimizdeki fikri takip ile ilgili. Ama sadece yorar seni. Kısacası, bazen başarımız için alkışlandık, bazen hiç hoş karşılanmadık ve nerede kim oldukları belirsiz bir kalabalık nasıl mutlu edilir öğrenmiştik. Çocukluklar, gençlikler nasıl planlanmışsa önceden,  öyle dize geldi. Biz… Bir zamanların güneş ışıklarıyla oynayan, geceleri yıldızlara salıncak asan eski çocuklar… Şimdinin, öfkesini kendine çevirmiş ve ölüm düşünceleriyle fazla haşır neşir olmaya başlayan kuşağı.

Bütün bunları, yaşadığımızı hissetmek için, bir gün, bir avuç sevinci gökyüzüne fırlatırız diye yapmıştık.

O gün hiç gelmedi… Bir takım zamanlar geçti. Uzun zaman geçmiş de olabilir. O kadar öfkeliydik ve unutmak istemediğimiz o kadar çok intikam vardı ki, ne kadar zaman geçtiğini fark etmedik bile. Mutsuzluk üzerine çok afili laflar eder olmuştuk. Aşksa belli ki yoktu, özlenen aşk, filmlerden öğrenilmişti. O filmler döneminin insanı olan anne babalarımız ise birbirleriyle hiç mutlu değildi. Biz en çok boşanan kuşak olduk, en azından bir birinciliğimiz vardı. Döküle saçıla büyüttüğümüz, keyfine varamadan büyüttüğümüz çocuklarımız oldu. Onlar büyüyünce en çok bizi sevmediler.

Derken içimizden bir şey, döküp boşaltmak için bizdekileri, bir gün bir şişe şarap koydu önümüze. O zaman harikaydık işte. Her şeyi anlar gibi olduk, yükseldik, tamam ulan dedik. Arada böyle yapmalıydık. Meğer dipsomanmışız bunu fark ettik, dipsomaniye kadeh kaldırdık, bir de onun için içtik. Tam böyle böyle aralarda aşkınlığı yakalarken toparlan dedi bir şey. Toparlan.

Bir yerde mecburiyetler girdi devreye sabahında bu yükselmenin, bir şey şalteri tekrar kapattı.

Suçluluk duygularınca enselendik bu kez. Akşam fazla kaçırmıştık…

Fazla kaçırmamamız gereken günlere tekrar geri döndük ertesi sabah. Kararmış kararlarımıza ve zannettiğimiz şeylere geri döndük. Yetişmek ve telaş sözcüklerini çok ama çok kullanıyorduk.

Mıh gibi kaskatıydık yine …

Adımlarımızla  bir yere yetişmek için yollara çıktığımız sabahlardan birinde,

Gökyüzü,

“Canım çok kazmasın, buradan ben seni göremiyorum bile, bu kadar önemseme kendini” mi demişti yoksa sinirlerimiz bozuktu da biz mi öyle anlamıştık?! Varlığımıza aldırmadan hışımla geçen bir otobüse büyük bir küfür sallamıştık ki tam o sırada karşımızda bir banka gözümüze ilişti. Camekanlarının üzerinde bütün tatlılığı ve güzelliğiyle kredi vermek isteyen, bizi bizden çok düşünen davetkar afişleriyle, tüketiciliğimize yönelik özel seçilmiş renkleriyle pırıl pırıl bir banka. Porselen bir diş gibi kaldırımda ışıldıyordu. O bankayı soyacak soyguncular olursa onlara nasıl kahraman gözüyle bakacağımız fikri de geçti aklımızdan o an durduk yerde, hem de büyük bir şehvetle istedik bunu. Hatta o soygunda büyük bir şehvetle rol aldığımızı elimizde olmadan hayal ettik. O an büyük bir korku yaşayan banka memuruna;

“Güzelim sen de bizdensin, biz bir karar verdik o kadar! Ondan sen bankonun öbür tarafındasın biz de bu tarafında. Bi’ kararına bakar” dediğimizi falan gördük. Daha bunun gibi hayaller lazımdı bize nefes alabilmek için.

Bu hissetmeler ve görüntüler silsilesi içinde daha hala yetişmemiz gereken o lanet yere gidemediğimizi hatırlayıp adımlarımızı hızlandırdık!

Göğüs kafesimizin içi sanki taşla doluydu ve aralarında nefesin dolaşabileceği hiçbir yer kalmamıştı. Bize nefesimizi bir an için bulduracak bir şeye  ihtiyacımız vardı; Kendimize ayar çekmek için sigaramızı arandık, Ulan şimdi de sigara yoktu! Telaşlarımızın kakofonisi içinde güzelim sigaramızı kim bilir nerede unutmuştuk. Varacağımız yere de hayrımız kalmamıştı bu saatten sonra. Durduk, göğe baktık ilk kez ve kabul ettik. Buz gibi Fethedilmiştik! Ve bu fetih olurken uyumuştuk, telaştan fark etmemiştik, herkes aynı şekilde kapana kısılmıştı. Bu akıl dışı sevimsizliğimiz , bizi doğuranın bile görmezden gelemeyeceği itici halimiz ve daha hala ara ara aşktan söz edişimiz…  üstelik, “donların hepsi eskimiş, don almam lazım” düzeyinde söz edişimiz aşktan…! Bu arada bütün ilmek ilmek döşenmiş düzenler sistemler silsilesinin işlerini bizim üzerimizden çoktan halletmiş bitirmiş olması. Telaşın uyuşturucu sürükleyici etkisiyle bir dev tecavüzle her şeyimize sahip olması ve hala utanmadan gözümüzün içine bakarak bol paralar harcamak kaydıyla bizi tapınaklarına davet etmesi… bitmiş tükenmiş posamızdan da paraya çevrilebilir şekilde yararlanmaktan geri kalmaması…

Dudaklarımızdan köpük köpük sövgüler döküldü. Bir sövgü seli taşıyorduk.

Burnumuzun dibinde bir köpek bir lokma ekmek dileniyordu, o köpekle bakışıyorduk. O köpeğin istediği lokma için ve kursağımıza girecek lokmalar için O yere yetişmemiz gerekiyordu!!!  Gerekiyordu da koşacak adımlarımızda değildik artık. Adımlarımız koşmak istemiyordu. Solumak istiyorduk, bir şey dönmüyordu soluyamıyorduk. Kusmak istiyorduk, bir şey katılaşmıştı kusamıyorduk.

Yahu biz düpedüz, ulu orta öfkeliydik!

Önümüzde duran banka vitrini kadar camdan, duvarlar kadar sert ve katı bir öfke olmuştuk biz. Bedenlerimizin içinde öfkesini boşaltamadığı için inattan ölmeyen ihtiyarlar gibiydik. Uzun yıllar genç, dinamik taklidi mi yapmıştık!

Bu arada artık gideceğimiz, yetişeceğimiz, yetişmek zorunda olduğumuz yer çok uzaklarda kalmıştı. Hatta artık bu saatten sonra hiç gidilmese daha iyiydi.

Ayaklarımıza kilitlenmiş adımlarımız, artık istemediği yerlere gitmek için onları zorlamayalım diye net bir karar almıştı. Fırtınaların kopacağını çok iyi bildiğimiz halde, onların durup düşünme kararına ilk kez bu kadar özenle saygı duyduk.

Sonra akşam oldu… Bir yerdeydik ve biri daha vardı karartı halinde seçilmeyen. Ama biri devamlı hizmet ediyordu. Masadan masaya koşuyordu. Ama gözü bizde .Belli ki burada çalışıyor ve daha önce hiç dikkatimizi çekmemiş.

Dionysos ben dedi! Uzun zamandır buradayım defalarca gelip gittim daha önce masana, fark etmedin.

Artık bendesin, şimdi çıkaracağım seni buradan. An an beraber yürüyelim ve bir ağacın kökleri olarak düşün ayaklarını. Attığın her adım topraktan bir kökün ayrılması gibi çıkacak, sonra diğeri, sonra diğeri. Toprağı adım adım havalandırmak için at bir bir adımlarını.

İşin?!… diyecek oldum. Güldü; ben zaten çok kapalı kalacak, kapatılabilecek biri değilim, biraz buralarda kaldıysam eğlenmek istediğim içindir. Sense her şeyi görev gibi yapıyorsun, bir barda içmeyi bile.

Dionysos’u duyan adımlarım dile geldi; Bir ağacın köklerinden farkım yok, beni ait olduğum yerlere gitmem konusunda yeteri kadar engellediniz. Ama artık birlikteyiz. Gerçek anlamda birlikteyiz. Dionysos, sen ve ben… gelin birlikte takılalım.

Adımlarım, Dionysos, ben çıktık oradan… Yollara aktık… Gitmek ne kadar güzelmiş! Attığım her adımda, topraktan çekip çıkarttığım köklerimle toprağı havalandıra havalandıra yürümek. Yeraltındaki canlıların nefes almasını sağlamak. Tüy gibi bir sevinç içimde.  Sonsuzluğa doğru havalandıkça havalanan bir tüyden farksız onlara gülümsedim. Ağaçların sayıca çok olduğu bir alana ne kadar zamanda geldik hatırlamıyorum. Zaman önemsizdi çünkü. Zaman bizdik. Galiba güneşin battığı saatlerdi… Kocaman metropolü tepelerden gören bir yerde ağaçların arasında dans ettik, dans ettik. Dans bizdik! Oradan geçenlerden bazıları Dionysos’a aşık oldu. Yanımızda kaldılar, gitmediler. Dionysos yanağımdan bir makas aldı kahkaha atarken; Adımlarında mısın!

Vodoo Child çalıyor, dedi Dionysos. Dionysos mu dedi artık, ben mi adımlarım mı… Bir çocuk ve bir köpek daha geldi yanımıza dans ettik. Yıldızlara uzanan şair gölgeler olmuştuk …

CEVAP VER

Lütfen yorum yapınız!
Lütfen adınızı buraya yazın